ÇOK SESİ: İnsandan Uzaklaşmak. FATMA NUR TÜRK

March 16, 2017 § Leave a comment

 

Kasım 2015’te Heterotopya Yayınları’ndan çıktı Çok Sesi. Anita Sezgener’in beşinci şiir kitabı. Pusu Bilici, Taşlık, Hafif Zehirler ve Normalia’dan sonra okuyucusunu selamlayan Çok Sesi, her şeyden önce insana yaklaşımıyla öncü bir kitap. İnsandan uzaklaşımıyla da diyebiliriz.

Şiirimizde insan-merkezci duyuşun dışına çıkıldığı çok nadirdir. İnsanlık, insan olmak sürekli yüceltilmekte, insansızlık, insansızlaşma gibi kavramlar, gündelik hayatta olduğu kadar şiir eleştirilerinde de kullanılmaktadır. Şiirimiz o kadar insan-merkezcidir ki Nazım Hikmet’in “makinalaşmak istiyorum” unda mutlaka bir ironi, hiciv, dolaylama aranmakta, aksi hayal bile edilememektedir. Şiirde doğa, çoğunlukla ya insanın estetik duygularını tatmin eden bir obje ya da yabancılaşma sıkıntılarını telafi eden bir avuntudur. Şiir-doğa ilişkisi pastoral şiirin çok ötesine geçememiştir. Doğa sevgisi, doğanın korunması gibi temalar, “yararlılık” ilkesine hapsolmuş hatta “vatan” ve “memleket”in bir alt kümesi olarak doğa, egemen politikaya bağlanmıştır. “Çimlere basmak yasaktır” kurumsallığındaki bu doğa yaklaşımı şiirimizde baskındır. Şiirimizdeki en radikal dönüşüm olan İkinci Yeni’de bile bu mesele ıskalanmıştır. Edip Cansever’in elinden “insan olmak”tan başka bir şey gelmemektedir. Cemal Süreya, biyolojinin üreme kısmında takılıp kalmıştır. Sezai Karakoç metafiziğinde zaten insan-merkezci olmayan bir duyuş, teorik olarak da imkansızdır. Ece Ayhan etikçiliği, insan-merkezci bir tarihe yine insan-merkezci bir başkaldırıştır. Metin Eloğlu, ekolojik duyuşa tematik açıdan yakınsamakla birlikte, onda da “haz” boyutu ve olumlama ağırlıktadır. İlhan Berk ve Ülkü Tamer’i farklı bir yerde konumlandırabiliriz. Bu iki şair, şiirin merkezini ve şiirsel öznenin konumunu insan-doğa arasında dengeli bir biçimde paylaştırabilmiştir. İlhan Berk cansız nesneleri, Ülkü Tamer ise özellikle hayvanları merkezsiz bir duyumsamayla ele almayı başarmıştır. Yine de bir olumlama söz konusudur ve insan doğa ilişkisi bir sorunsal halinde değildir.

Anita Sezgener’e gelince, Çok Sesi kitabıyla, çok net olarak, radikal bir derin-ekolojik, biyo-merkezci tutum sergilemiştir. Bütün bu insan odaklı, insanı yücelten perspektifler arasında, Sezgener, insandan uzaklaşmayı önerme cesaretini göstermiştir: “insandan uzaklaşır otlara yanaşırız. Yanaşırız otlara”. Bu öneriden, insan ürünü kültür, dil ve iletişim de payını alacaktır: “gurur murur gibi kelimeler yosun su gibi kelimelerle değişilecek”. Sezgener, insanı biyolojik-antropoljik karşıtlığıyla çözümlemektedir. İnsanın doğal nitelikleri ile kültürel edinimleri arasındaki çatışmaya dikkat çekmektedir. Bu şiirler, insana seslenen, didaktik çözüm önerileriyle değil öfkeli suçlamalarla doludur. İnsanın insanlık adına eleştirilmesine itiraz eden, aksine, insanlığın insan ürünü bir kavrayış olduğunu hatırlatan ve suçluluk duygusunu insandan insanlığa doğru genişleten şiirlerdir bunlar. İnsan, suçludur. Çünkü, kürk fuarlarına gitmektedir. Zıpkınla balık avlamayı sportif faaliyet olarak düşünmektedir. Kuşların tüylerini yolarak yastık yapmaktadır. Muş şeker fabrikasında 200 karga öldürmektedir. Yılbaşında havai fişeklerle kuşları öldürmektedir. Peru sahillerinde pelikan ve yunusları öldürmekte, suçu virüslere atmaktadır. Mamutları tüketmektedir. Ali İsmail Korkmaz’ı öldürmektedir. Sezgener’e göre insan bir altyapı sorunudur. Kısacası, sorun insandır.

Kitaptaki şiirler, öyküsel bir anlatıma, kişisel benzetim ve bağlantılara sahip olmakla birlikte, şiirlerde kesin yargı, tanımlama, totoloji ve aforizmalar sıklıkla kullanılmıştır. Metinsellik ve ileti arasında bir dengeden bahsedebiliriz. Bu da, öykü kesintiye uğratılarak, imge ve söylemler iç içe geçirilerek sağlanmıştır. Sezgener’in dile ilgisi açıkça görülmektedir. Farklı dillerden sözcükler, sözcük kökenleri, sözcük türleri, harflerin özellikleri, dil-algı-organizma ilişkileri şiirlerde sıkça konu edinilmiştir. Dilin yalan için yaratıldığı gibi savlar, hırıltı gibi dil-öncesi iletişim öğeleri, güçlü bir ses dikkati, İlhanberkvari ses kişileştirmeleri ve antikite temaları Sezgener’in dile özel bir ilgisi olduğunu bildirmektedir. Yine de, dünyanın kelimelerden yapılmadığına inanmaktadır Sezgener. Bazı dizelerde şiir ve edebiyatın işlevine dair düşünceler de göze çarpmaktadır. Şiirler, aynı zamanda Sezgener’in şiir görüşleri olarak da okunmaya uygundur. Bir dizede geçen “şiirdeki mantık ihlali” ifadesi, bu şiirlerin anahtar sözcüklerinden biri. İşlediği tüm suçların kendisine mantıklı geldiği insanı karşısına alıyor Sezgener. Mantığa hitap ederek ikna etme yolunu seçmiyor. Bunun yerine, yüze vurma ve utandırmayı seçiyor. Aynı şiddette olmasa da PETA’nın yayımladığı rahatsız edici fotoğraflara yakın bir şok etkisinin şiirdeki karşılığını kullanıyor belki de: MEAT IS MURDER. Zen ya da sufi öğretilerden, spiritualist, panteist eğilimlerden kesin bir şekilde ayrılıyor. Çözümü, insanın uslanmasında değil doğanın isyanında buluyor:

“ısırdığı kişilerin bir daha et yiyememesine sebep olan Amerikan Kenesi”

Son olarak da kitapta “takastan gelen” bölümündeki şiirleri sevdiğimi söyleyebilirim. En güzel kısma yani kitaptan en çok sevdiğim dize ya da imgelere gelecek olursak:

“bir kursağın pornografisi”

“Gog’un şanslı olduğunu bilen Melanie ona kırmızı süt verdi kırmızı süt sütün en yalın haliydi”

“yeryüzünün yerleşmesi sonekti”

“Saydam’a göre daha önce de bir atın üzerinde uyuklayanlar olmuştu”

“kelimelerin sabrı toprağın soğuduğu var”

“bir metal köprü müzesi”

“boşluk taklidi”

“şehrin manzarası 1,5 cm sola kımıldadı”

“dünyevi imdat çekici”

“kargalar bizim hatırladığımızı unutuyor bir yağmur iması”

“sırayla ağlayabilsek iyi, ütü gibi bir yürekle”

“ağız! o tuhaf kapıcı kuş”

“suç-turmak için hazır edilmiş duvar”

 

Japonya Dergisi sayı 7’den..

Anita Sezgener Şiirinde Mahremiyet, Cinsel Kimlik VE Gerçeklik.Petek Sinem DULUN

March 16, 2017 § Leave a comment

[Anita Sezgener için sözcüğün gücünü tamamlayan, anlamı parçalayıp yenileyen bir dili var şeklinde afaki cümlelerle başlayabilirdim söze. Ya da dördüncü şiir kitabı normalia’dan, daha en başta ve yaygın olduğu üzere, önceki kitaplarının adlarını da sıralayarak, tüm kitaplarının nerede ortaklık ettiğinden, nerede ayrıldığından, kaç bölüm ve kaç sayfadan oluştuğundan bahsedebilirdim. Ne ki bu en başta Anita’nın şahsına, ardından şiirine haksızlık olurdu. Kalıp ya da zorlama cümlelerle ona dair bir şeyler anlatmak olanaksız çünkü bana göre. O halde tüm bu sözlerin üzerine bir çarpı çizip doğallığına bırakıyorum yazıyı. Pusu Bilici’yle başlayıp, Taşlık’a uğrayıp, Hafif Zehirler tadıp, normalia’ya ulaşma deneyimimden, ‘normalia’ odağında Sezgener’in şiirini elimden ve dilimden geldiğince yorumlamaya çalışayım izninizle.]

Her birey kendi evreninden yola çıkarak anlamlandırır yaşadıklarını. Sezgener de ilk olarak Pusu Bilici’de iç evrenini, özyaşam öyküsüyle biçimlendirerek şiire ulaşıyor. Bu ilk kitap acı, zaman ve uyku olgusu üzerine pek çok şey söylüyor, “bir kozanın içinden ne doğmuşum ne ölmüş” (1) varlık-benlik oluşumu, “sarsıntı mideden başlıyor” (2) bulantı nüfuz etme, “varsa yoksa / sıva ve sancı” (3) derken de acı ve acıyı perdeleme durumunu vurguluyor. Bununla birlikte benlik ve algı, cinsel kimlik ve savunusu gibi kavramlar Taşlıkta daha görünür biçimde şiirine yansıyor Sezgener’in. Cinsel kimlik ve savunusu, kadın ve bedeni üzerinden şekillenir, “taze kanla/inledi içimde şey”(4) derken cinselliğin keşfine dokunur Taşlık. içeriği itibariyle pedofili ve cinsel istismar meseleleriyle dirsek teması içindedir. Kadının kimliğine ve cinsiyetine-çocukluktan itibaren- gerçekleştirilen saldırılar sonrası, hem kimlik bunalımı hem de cinsiyetsizleşme sorununu gündeme getirir Sezgener. “kanepede bedensiz oturması bi/avuç içi şiddeti ve elinde ‘bir ay/çalışamaz’ kağıdı”<5‘ dizeleri bizi Butler’in, Cinsiyet Belası adlı kitabında kimlik üzerine söylediği şu sözlere yönlendirir: “”Kimlik” onu istikrarlı kılan cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik üzerinden güvenceye alındığı müddetçe, kişi gibi görünen, fakat kişilerin tanımlamasını, kültürel olarak idrak edilmeyi sağlayan toplumsal cinsiyet normlarına uymayan, toplumsal cinsiyeti “tutarsız” ya da “süreksiz” olan varlıkların kültürel alanda belirmeleriyle “kişi” mefhumunun ta kendisi şüpheli bir mefhum oluverir.” Bu bağlam da Sezgener’in kendi cinsiyetinden yola çıkarak kişisel gündeminde yer alan sorunsalları, kamusal düzende güncel yaşam içinden örneklerle dile getirmesi N.G. Çernişevskiy’in “sanatın birinci amacı, gerçekliğin yeniden yaratılmasıdır” sözleriyle ‘kendiliğinden’ örtüşmektedir. Hafif Zehirler’se tüm bu dünya gerçeğinden ‘zehirlenen’ bireyin baş dönmesini, bulantısını ve zehirlenme belirtilerini içerir. “Günlerin sallantısında dönen bir nefes var.”(6) derken, tasvir ettiği semptomlara karşı geliştirilen direnç ortaya çıkar. Kitap-lık dergisinde Elif Sofya ile gerçekleştirdiği söyleşisinde bu durumu şöyle açıklar Sezgener; “Sanırım bu kültür denen ‘bedel’in içinde hastalanmadan, kendine dona kalmadan, dışarıya zorlanmayarak   ve   baskılanmadan   yaşamak   zor.”

Ardından kendisini iyileştirenin, refleks noktasının yazı eylemi olduğunu belirtir; “O yüzden yazı nefes borumuz.”

Sezgener, duygunun sözdizimsel alanını an ve yaşam üzerinden şiirleştiriyorken kendi yaşam bilgisi ve tarihine yönelik tuttuğu nefesi, nabzı ve isyanı hissettirmeye çekinmez. Toplumun insan üzerinde, insanın insan üzerinde, insanın toplum üzerinde yarattığı etkilerin, bedensel ve ruhsal tahribatına yönelik soruları vardır Sezgener’in: “sahi şimdi hangi dildi nabız ve inkâr?”(7)

Zihnimizde oluşan ‘insani’ kavramını ‘normal’ kelimesiyle eş tutalım. Burada ve norma//a’nın bütününde incelikli bir sorgu, ‘normal’ kavramına dair bir kuşku var. ‘Mahremiyet’ alanının aşılmasına itiraz var. Ki normalia’nın önemli bir kavramı bana kalırsa mahremiyet. Sezgener bu oldukça kişisel sözcüğün sınırını sınırsızca aşma girişimleri, bedensel, düşünsel vb. saldırılarla ‘öznel’ olanın ‘tümsel’e evrilmesi ve bunun nasıl olup da ‘normal’ algılandığı üzerine düşündürür. Çünkü erk, güç ya da adına her ne dersek diyelim, bir isim ya da kavram koymaksızın önce kadını baskılıyor sistem. Çünkü saldırının öncülü kadın bedeni ve mahremiyeti. “…N.Ç. /adli tıp raporunda gerginlik ağrıları kuş yuvaları bilmem/nereden ödipal hiçlik yumru yumru kardeşler ve ortasında incir/ağacı her şey altından çatlar”(8) dizeleriyle “siz Bacca olun biz Bacca saplarını ayırsın gövdesinden henüz/bir imla/hayvanlar göz okur soluk okur numara yapmanıza”(9) dizeleri arasındaki köprü öyle belirgindir ki: Erkek şiddeti! Üstelik aynı sistem baskı kurduğu, mağdur ettiği kadına birde damga vuruyor: ‘kirli!’

Butler, Kırılgan Hayat adlı kitabında kadın bedeninin öznellikten çoktan çıktığını üstelik devlet teşvikiyle üzerinde konuşulabilen, hak iddia edilebilen bir nesneye dönüştüğünü anlatır. “Tenimiz ve etimiz bizi başkalarının bakışına olduğu gibi dokunuşuna ve şiddetine de maruz bırakır; bedenlerimiz ise bizi bütün bunların faili ve aracı olma tehlikesine sokar. Kendi bedenlerimiz üzerinde hak sahibi olmak için mücadele etsek de, uğrunda mücadele ettiğimiz bedenler hiçbir zaman tam anlamıyla sadece bize ait değildir. Bedenin değişmez bir kamusal boyutu vardır.”Sonuç olarak sadece erkeğin bakışı değil, sistemin de sorunlu bir bakış açısı olduğu ortadadır. Tüm fizyolojik ve psikolojik saldırılar karşısında kadının yaşadığı yıkım ve adalet arayışı, toplumsal baskı engeline takılabiliyor. Butler, Cinsiyet Belası adlı kitabında kadın öznelinde beden üzerine şöyle der: “Bedenin sınırı gibi iç ile dış arasındaki ayrımı da kurmanın yolu, aslen kimliğin parçası olan bir şeyin dışarı çıkarılıp yeni bir değerlendirmeye tabi tutularak pisletici bir ötekiliğe itilmesidir. Cinsiyetçiliği kavramak için Kristeva’ya başvuran Iris Young’ın ileri sürdüğü gibi, cinsiyetçilik, homofobi ve ırkçılık, yani bedenleri cinsiyetleri, cinsellikleri ve/veya renkleri nedeniyle reddetmek bir “dışarı püskürtme” edimidir, bunu takip eden “geri püskürtme” edimi ise kültürde hegemonik olan kimlikleri cinsiyet ırk/cinsellik bazlı farklılaştırma eksenlerine göre kurar ve pekiştirir. Young’ın Kristeva okuması, “Öteki”nin veya bir dizi ötekinin dışlama ve tahakküm yoluyla tesis edilmesine dayanan “kimliklerin” iğrenmenin işleyişiyle nasıl pekiştiğini gösteriyor. Öznenin “iç” ve “dış” dünyalarını bölerek kuran şey toplumsal düzen ve denetim amacıyla muhafaza edilen incecik bir sınırdır.”

Cinsel, dinsel, ussal yönelim veya tercihlere ilişkin mahremiyet ve karşı atak olarak cüretkârlık üzerine yaşanan sorunlar, tartışmalar ve çözümsüzlüğün temelini ’empati yoksunluğu’ oluşturuyor. Buna karşın durum tespitleri, öneriler, vb. çözüm arayışları ’empatinin’ ne yazık ki- vücuda etki eden bir madde değil, duyusal ve vicdani bilinçle var olabilen bir duyumsama durumu olduğunu bilimsel olarak da açıklıyor.

İstisnasız insanın olduğu yerde acı, acının düştüğü yerde öfke ve isyan sesi duyulur. Sıkı sıkıya bağlı olduğumuz yaşama arzumuz bizi bile şaşırtarak yükselir içimizden dışarı. Kimimizin sesi yükselip evimizden sokaklara taşarken kimimiz göz yummayı, ses çıkarmamayı seçer, olayların durulmasını bekleriz. Bu da normaldir belki, “parantezler çöktü noktalar virgüllerden korksun yan odadan/gelirler pencereden bakarız bu caddede devrim olmaz isyan/çıksa başhekimin gözleri çakar hayat azgın bir ırmak aaa demek”(10) (sf.n) Şaşkınlığımız suskunluğumuz kadar uzun değildir ne yazık ki. Güncel tarihin tanıklarıyızdır ancak, izlemekle yetiniriz. Yorumlara kapılır, gerçekliği yok sayarız. Sezgener’in bu toplumsal tanıklıkları edebi hayatta dile getirmesi durumu Cari Jung’un şu sözlerinde karşılık bulur: “Herhangi bir şiirin kendine özgü duygu içeriği, esas itibarıyla, şairin duygusal bakımdan yoğunlaştığı konuya işaret edebilir, ama uzun dönemler boyunca, pek çok şairin eserinde devam eden bir şiir geleneğinin duygusal öğeleri, o şiirin üretildiği toplumun (kendisi için şiir üretilen toplumun)duygusal niteliğini, ihtiyaçlarını, ruh hallerini ortaya koyar.” Asi m da tüm bu cümleler Nurdan Gürbilek’in Mağdurun Dili’ndeki ‘Acı Anlatılabilir mi?’ sorusunu gündeme getirir. Ve ‘toplumun ruh hâli’ne odaklanır ki konunun en çetrefilli kısmına gelip dayanırız. ‘Toplumsal travma’ ya yönelik düşünmeye başlarız bu kez. Gündemin hızla değişmesi, ardarda yaşanan olumsuzluklar, kazalar, kayıplar gibi pek çok şey önce toplumsal tepkiyi zayıflatıyor, ardından bireysel hissizliğe dönüşüyor. Tüm bu oluşum ve dönüşüm süreci bizi normal olma-olmama sınırına getiriyor. Ve soruyoruz: “Normal nedir?” Edindiğimiz bilgi, başvurduğumuz kaynaklar, sahip olduğumuz normlar da kesin bir cevaba ulaştıramaz bizi. Ancak bir korunma biçimi olarak çocukluğumuza taşır, “eğerle açılan bir çukur eğilerek girdiğiniz plesenta/delik deşik karınla/kan” (11) Anne-bebek arasındaki korunaklı bağın kopması hayatı kanla ve gözyaşıyla karşılamamıza neden olur. Aslında Sezgener’in geriye doğru ilerleyip hayatı en baştan zihninde tekrar tekrar yaşadığı izlenimine kapılırız. Yeryüzüyle ilk karşılaşma, ilk çığlık “insan sesi. Tuhaf yapısı ve birey atomlarından sıyrılıp çokluğa özenirse eyvah!”(12) dizelerinde kendini gösterirken ” “su, bilinçaltında süt”müş anne!” (13) dizelerinde bilinçaltı okumalarında ‘arınma’ sembolü olarak geçen su’yu sütle hem yaşam kaynağı hem de boğma eylemi nedeniyle yaşam tehdidi olarak ilişkilendirir. Yaş aldıkça hissettiğimiz bizi besleyen şeyin öldürücü etkilerinin, daha anne-bebek bağında başladığını imler Sezgener. “ne zaman küsülür. Hangi parmakla.”(14) derken çocukça, masumca sitem eder bu ikilik haline. Aynı söyleşideki şu cümleye dikkatinizi çekmek isterim, “Sürekli bize cennetsi bir dönemmiş gibi empoze edilen   çocukluğun   atlatılması   gereken   zor evrelerle dolu olduğuna bir im koymak da var.” Ev içlerinde başlayan adaletsizlik ve sömürünün, tüm yaşantımız boyunca hafızamıza yayılıp genişlemesi ve kişiliğimizi gölgelemesini içeren çocukluk-ergenlik-yetişkinlik üçlemesinde zincire hep yeni bir esaret halkası eklenir. Bu yüzden “AİLE TEHLİKELİDİR!”(15) önemli bir uyandır. Aile kişiliğimizin yapılandırılmasında, başarı ya da başarısızlıkta, hayal ya da hayalkırığında önemli bir yere sahiptir. Çünkü genellikle ebeveynlerimizle birlikte büyürüz. Bu düşünceler bizi Sevim Burak’ın Yanık Saraylarına çıkarmaz mı? “Bir çocuk bazen bir büyüktür. Büyüdükçe ailenin benzeri olur, bu da aileyi birbirine daha çok yakınlaştırır.” Burada ailenin birbirine yakınlaş­masından kasıt bağlılık değil bağımlılıktır. Bu sorunlu ilişki kimi zaman birey ve ebeveyn arasındaki rol karışıklığına sebep olur. Çocuk anneleşir, anne çocuklasın Sonuç olarak Sezgener’in ‘normalia’sı bizi aile kavramı ve yıkıcılığına dair düşünmeye sevk eder. Yani, normal olma-olmama durumumun oluşum aşamasına.

Yaşadığımız her an stresle değil şiddetle mücadele ediyoruz. Ev içlerinden, sokaklara dek. Devletin bireyi koruma yetisi, hukuksuzluk, kültür ve inanç dağılımına karşı yanlı yaklaşımlar vs. sebeplerle güvensizlik duygusuna yöneliriz ve güvensizlik ‘aidiyetsizlik’le tamamlanır. Bu bileşim bizi normal olmaktan çok uzak ve korunaklı olmak adına ‘ilişkisizliğe’ iter. Bazen de bunların tam tersi. Tüm bu duygu durumları insan olmanın kendi içinde mücadele içermesi bakımından önemlidir.

Sezgener de, insanlararası iletişimden birey-ebeveyn olgusuna, birey-toplum ilişkisine kadar kişiliğe etki eden ya da kişiliğin farklı yol ve yönlere açılmasını sağlayan etmenler üzerine felsefi bir birikimle temellendiriyor şiirlerini. Soyut ve somut gerçeklik materyallerini kullanarak, bireyin, toplumun ruh hallerine odaklanıyor. Güncel yaşamın getirdiği tüm sorunlara, zehirleme girişimlerine karşı panzehir olarak ‘başka mümkünlere’ işaret ediyor. Zaten normalia’nm kapak çizimi de bir tıp sembolü olan çift taraflı yılanbaşını zehir-panzehir durumunu simgeliyor.- Sezgener’e ait çizim- yani bir tıp sembolü olan iki taraflı yılanbaşı, zehir-panzehir kavramlarıyla birlikte düşünebilir. Sorunun kaynağı insana ait duygu durumuysa, çözüme de buradan başlamalı. Çünkü ‘insan’ zehir ve panzehirin toplamıdır.

(1)     Anita Sezgener, Pusu Bilici, Norgunk Yayınları, syf. 15.

(2)     Anita Sezgener, Pusu Bilici, Norgunk Yayınları, syf. 16.

(3)     Anita Sezgener, Pusu Bilici, Norgunk Yayınları, syf. 17.

(4)     Anita Sezgener, Taşlık, Yasak mey ve Yayınları,   syf.75.

(5)     Anita Sezgener, Taşlık, Yasak meyve Yayın lan,   syf. 54.

(6)     Anita Sezgener, Hafif Zehirler, Pan Yayıncılık,   syf. 11.

(7)     Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,   syf. n-3.1.

(8)     An ita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,   syf. n.

(9)     Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,   syf. n-15.

(10)   An ita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları

(11)   Anita Sezgener, norm ali a, Nod Yayınları,   syf. n-20.

(12)   Anita Sezgener, norm al i a. Nod Yayınları,     syf.n-8.

(13)   Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,   syf. n-8.

(14)   Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,     syf.n-36.

(15)   Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,     syf.n-19.

ücra 58’den..

 

 

 

 

Her şeyin bu kadar gerçek olması ne zormuş

April 1, 2015 § Leave a comment

 

NORMALIA, anita sezgener (kapak)BÜLENT USTA

Anita Sezgener’in yeni şiir kitabı ‘Normalia’, son zamanlarda yayımladığı sıradışı kitaplarla ilgi çeken Nod Yayınları’ndan çıktı. Sıradışı kitaplardan kastım, Nod Yayınları’nın konformist okuru hedeflemiyor oluşu. Edebiyatın endüstrileşmesi, ister istemez kitle kültürüne adapte olmasını ve herkesin içine kolayca girebileceği metinlere yayınevlerinin daha çok ağırlık vermesini sağladığı içindir ki, avangard özellikler taşıyan eserler 1980’lere ya da 1990’lara nazaran daha az yayımlanır oldu. Nod Yayınları, bu ihtiyaçtan yola çıkarak birbiri ardına güzel ve ilgi çekici kitaplarla uzun soluklu bir serüvene başlamış gibi görünüyor. Anita Sezgener’in dördüncü şiir kitabı ‘Normalia’nın bu yayınevinden çıkmış olması, bu yüzden anlamlı.

‘Normal’ insan kurgudur

Behçet Necatigil, İlhan Berk’i ‘şiirin uç beyi’ olarak nitelendirmişti. İlhan Berk’in içerik ve biçem olarak şiire getirdiği yenilikler ve uçlarda yeni yerler keşfederek yol almasını imliyordu böyle nitelendirerek Necatigil. Eğer bugün için şiirimizin uç beylerinden bahsedeceksek, beylik ya da benzeri her tür sıfatı ve konumu reddetmiş olsa da, Mustafa Irgat gibi şairlerin kanat çırpmaktan korkmadığı yerlerde gezinen şiirleriyle Anita Sezgener’i anmadan olmaz. Bu defa ‘Normalia’ diye tanımladığı bir dünyanın içine çekiyor şiir okurunu. Kitaba, Foucault’nun “‘Normal’ insan kurgudur” sözüyle başlaması, zaten neyle karşılaşacağımızın da ipucunu veriyor, normal olmanın ve aynı zamanda normal olamamanın azabı içinde parçalanmış benlikler üzerine inşa edilen bir hayatın içine yolculuk… Rus Biçimciler, otomatik algıdan bahsederler ve sanatın o otomatik algıyı kırmasının öneminden. Yaşadığımız, hissettiğimiz şeylere başka bir yerden baktırmayan ve bu bakışla yeni şeyler keşfettirmeyen sanat, daha çok zanaata benzer, aynı şeyi üretip duran, fabrikasyon… Anita Sezgener gibi şairler, özellikle şiirin verdiği imkânlarla dilin otomatik algıyı kıran özelliğinden faydalanmayı tercih ederler hep. Benliği, hapsedildiği kültürel ya da ideolojik formlarından çıkarıp oluşlar hâlinde düşünen ve çoğaltan bir şiir ve dildir bu.

Kitap şu dizelerle başlıyor örneğin: “kıtlık düzeni aç bacağını otur domatesleri nöbetliyoruz / parantezler çöktü noktalar virgüllerden korksun yan odadan / gelirler pencereden bakarız bu caddede devrim olmaz isyan / çıksa başhekimin gözleri çakar hayat azgın bir ırmak aaa demek / için onca yıl hı doktor sizi bu şiire aldım hı var işte susmak ve / kasıklardan olmayı!”

Bu dizelerde bilinçaltı öğelerle gündelik hayat, hatta arzu ve kopuşlar, dilin kendisi ve bilgisi iç içedir. Bir söyleşisinde Anita Sezgener, Todorov’a gönderme yaparak ipleri havaya atıp yakalamaya benzetiyor bu durumu, “Bir meseleyi kuşatıp ifade edecek dilin formunu bulma arayışı”nın kaçınılmazlığını… Yalınayak ağlayan N.Ç.’nin ‘Barış Gelini’ Pippa’ya el salladığı bu şiirlerde, ‘ödipal hiçlik’ içinde ‘sustuksusuyoruzsustuksusuyoruz…’ diye akan bir dize ve dizelerin önünüzü kesmesi ve sonra ‘sustukmususuyoruzsustukmususuyoruz…’ gibi başka akışlarla ya da şeritlerle mi demeli, gerçeklikle yüzleşirken, şairin o tiz sesi kulağınıza yapışır: “Her şeyin bu kadar gerçek olması ne zormuş ben şimdi geldim…”

Gerçeği bu kadar zor yapan, gerçeği dayatan, sömüren, sansürleyen ve öldürenlerdir elbette. Şair bir yerde ‘ve-killer’ diyor örneğin, killer, yani katil… ‘Ve-killer’in’ olduğu şiirde “Çocukların suçu ne anadilde eğitim. / sahi Ermenice ‘nabız’ nasıl deniyor?” diye sorarken, her şeyin birbirine çarpıp parçalandığı normal olmayan bir normalliği tarif ediyordur sanki. “Ermenice ‘nabız’ nasıl deniyor?” sorusuna, bir sonraki şiirde şu yanıtı verdiğini görürüz: “kar ne biçimdi. toplaştı yeryüzünün tüm büyük kuşları ve / saydılar yol boyunca ölen gözleri. kardı, dondu, ötesi yoktu. / sahi şimdi hangi dildi nabız ve inkâr?”

Kadın cinayetlerinden Ermeni Soykırımı’na, Soma’daki maden faciasından Cumartesi Anneleri’ne, politik bir şiir yazıyor olsa da, seçtiği biçemin şairi politikanın ötesine taşıdığını, her şeyi birbirine bağlayan o görünmez bağları dizeleriyle görünürleştirdiğini söylemek mümkün. Malcolm X’i göğsünden vuranla Hrant Dink’i sırtından vurana bakıp ‘iyi’nin çetrefilliğini Badiou ya da Lacan ile sorgularken de… Şöyle diyor şiirine koyduğu dipnotta Anita Sezgener: “İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.”

Bir uzlaşma davranışı

Eğer normal ya da normal olmak isteyen biriyseniz ve normal şiirler okumayı seviyorsanız, şairin ‘Normallik bir uzlaşma davranışıdır’ dediği gibi, bu kitapta da illa ki uzlaşacak bir şey bulursunuz mutlaka. Ama şair, yine de hazırlıklı bu uzlaşmamalara, kitabın son şiirinin ilk dizesinde dediği gibi: “Bir şeyler normal olmazsa üzülmem…” Çünkü, bir kere “dünya böyle kurulmuş mu nar kabuğundan / dağların üzerindeki bulutlardan / bir gün mutlaka buradan gitmek için.” ‘Normalia’, bir gidişin yolculuğu bu yüzden. Kendi iç ağrınızdan iç ağrınıza, yakalandığınız ve yakaladığınız şeylerden, hayatı daha çekilir kılmanın ya da kılamamanın lirik olmayan bir gidişi bu.

Normalia
Anita Sezgener
Nod Yayınları
64 sayfa.

ilk yayımlandığı yer: AGOS kitapkirk mart sayısı 2015

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11069/her-seyin-bu-kadar-gercek-olmasi-ne-zormus

 

April 20, 2014 § Leave a comment

Hilmi HAŞAL

 ANİTA SEZGENER VE ECZA TAŞLARI

 

Hayat, an an yaşanan mı, kurgulanıp yazılan mıdır sorusuyla koşut gider şiirin büyük yolculuğu… Devamında sökün eden sorular düşündürür okuru: Kutsal bellenmişi irdelemek, “olmak taşı” üzerinden mi yapıya dâhil edilir? Tasarlanmış metin efsaneden çıkarımlar biriktirmek, çocukluğa sığınmak biçiminde mir gerçekleşir? Ataların mistik mirasına muzip bakış açısıyla bakmak mıdır hikâyeyi farklı kılan? Okudukça estetik haz cömertliği artan metin midir şiir? Evet, sorular düşündürür; belki de; “ağzımız kırıştı ağlamaktan” dizesinin saptadığı tarihtir şiir. Dilsel kurgu logo “taş”larını karıştırır, sözü imge hamuruna dönüştürür. Anita Sezgener’in şiiridir burada dönüşümün konusu… “Çocukça” dilinin evrensel sevecenliği başat özellik. Dahası yankı/ yansı katmanlarından çıkamamanın şirinliğidir masum telaffuz…

 

(***)

 

Ecza dolabından görüldüğü gibi midir, “planktonlar ve ev” resimleri? Hayat, mekân ve aile kavramlarıyla bütünleşirken ortak geçmiş biricik adrestir. “Plankton, mikroskobik boyutta ve tek hücreli” canlılara verilen ad olduğuna göre gizemli adrestir. Anita Sezgener şiirinin bir başka ilginç özelliğidir ayrıksılığa eğilimli yön. Ecza birikiminden aktarılmış kurgu gereçleri arasında önemli yer tutar “hafif zehirler”. Ölüme çare arayışın beyhude sayıldığı hastalık evresinde acı dindirici, göçmeyi kolaylaştırıcı etkisi bilinir… Kurgu sanki özen ve kimya, düzen ve hesap ile çerçevelenmiştir. Öyle ki “40. Gün” ile bitmiş Taşlık geçişi susmanın konuşmaya (söylemeye) yeğ tutulamayacağını beyan etmektedir: “suskunu taşlık yerde// toz kapar” uyarısıyla… Farklı bir kural bozumu, gelenek, görenek eleştirisi içermektedir Taşlık. İmge, simge türleri farklı, “atkestaneleri”, “sukuşları” vb. ironisiyle süslemektedir. Düşünce, eylemi elzem sayan, güçlendiren bir izdir Anita Sezgener’in eserinde…

 

(***)

 

Şiir üç zamanlı dille konuşur, taşlardan ve “taşlık”tan itibaren. Yararlanacak kişi için kırbacı da vardır kıvancı da vardır zulasında. Zira zamanıyla birlikte, tartışılmaz biçimde insanı, evini, ailesini yani çevresini anlatır: Tutkuları, hüznü ve umudu yaşamaya değer diye söylemine katar. Okuyanın usuna işler, yüreğine dokunur öylelikle; “Uzun susmalarınız var ovalar gibi,/ sonra seslileriniz karnınızda duran./ Bizimse ovallerimiz baba demeye/ Devrik sabahlarda.” (s.12) Çocuk zihnindeki eziklik ve yoksunluk ağır basmıştır. Sorularıyla ve bir türlü bulunamayan yanıtlarıyla yaşamı renklendirir arayışları anlamlı kılmaktadır.. İlgilenenler için okuma hazzının yanında karamsarlıktan, bin bir çeşit hastalıktan sakınma olanağı verir. Şiir, yerine göre ecza hazinesi midir diye düşündürür hatta… Her yönden, hayatı kuşatmış zehirler ve etkileri karşısında acaba umarsızlığı giderir mi? Belki ama kim bilir(?) yankısızlığıdır şiir? Karar okuyana kalmaktadır. Anita Sezgener’in Hafif Zehirler kitabını okumuş ya da okuyacak olana…

 

Mitologya bahçesinin kenarından geçmiş ve içeriye doğru göz atmış birey hayret ve minnetle yaklaşır, dünyanın ve insanın var olabildiği sınırlı hayat/ sınırlı zaman zenginliğine. Mitologya ile göz teması kurmuş her okur, belleğini biraz daha zenginleştirebilir zira bambaşka bir kitap kurgulamış Hafif Zehirler ile Anita Sezgener. Alışılmış biçim, alışılmış düzen ve bölümleme yok, 50 numaralanmış başlık altında tasarlanmış. Ağırlıklı olarak doğaçlama bir şiir, anlatı-şiir, anı-şiir, efsane-şiir örtüşmesi dikkat çekiyor. Sayfalarca imge/ simge sözcük, olgu-bilgi gerilimi üretmektedir. Elbette sadece sözün serüveni değil gerilimin kaynağı, konuşmayı sökmeye başladığı yerde kalmış çocuk dilinin “r”leri yutmuş travma evresindeki hayatıdır da… Ontolojik damıtma denemesi ya da mitolojik soyutluğa, geçmişteki dokulara sokulma denemesidir metinler. Zamanı algılama hamleleri, dünyayı “ağlama duvarı” yüzeyinden okuma çabasıyla eş değerdedir. “Olmak taşı” bilinmezliğine kilitlenmiş bakışları geçirir üzerinden. Ancak sır derdindedir; “Uzak yapmaktan gelişiniz oysa dikebilirdiniz kendinizi Önce’ye./ Gece sökülüyor tek siz değil./ Bakın işte yer deliniyor. Günlerin sallantısında dönen bir nefes var.// Unutmadan, belki unutarak onu iple// makasla.” (Hafif Zehirler, s. 13)

 

Bireyin dramatik zaman yolculuğu Anita Sezgener şiirin ana izleğidir. Uzaklardan, çok eski zamanlardan esintiler taşır okuyana. Esintinin esine dönüşmüş biçiminde kurgulanır yaşantı dilimi. İnsan evladının “Hafif Zehirler”den medet umduğu çağda, zehirli ağlarla örülü gerçekliği sorgulamaktadır. Anita Sezgener’in söylemi, kâh şiirsel düzen, kâh öykümsü düzyazı biçiminde, masal, söylence, kuşku bilgi destekli kurgusuyla şaşırtıcıdır. İnsan yaşamı çetin, çetrefil koşullar düşünme ve direnme gerekçesidir. Geçmiş, şimdi ve gelecek için anlam kaynağıdır ki varoluş odaklı bilinmezlikleri, Nuh efsanesinden beri meşgul eder insanlığı… Ontolojik süreç, geriye gidildiğinde efsaneye bağlanır. Ancak hayat “Şimdi”dedir. Bunu algı süzgecinden geçiren ve sorgulayan/ yargılayan şiiri kişisi, izleğin öznesidir. Anita Sezgener’in yarattığı bireyler, kurgudaki geçmiş dolayısıyla “sahte serum etkisi” almış toplum üyeleridir sanki. Şair, tesis ettiği ev-aile-tarih dünyası o bilinçle bulanıklığı aşmıştır. Yer yer kara mizahla, tarihi taşlamakla işin içinden çıkılamayacağını kavramıştır ama gerçekliğini de göstermiştir. İnsanın silkelenişi ve uyanışı kendinden başlar çünkü. Denizi, manzarası kovulmuş, kirletilip yok edilmiş İstanbul sakiniyse hele… O İstanbul ki insanlıktan çıkmışlığın tipik dünya metropolüdür: “Tarihi İstankul” diye okunmaktadır artık. Bir de tabii “Hastalıklar Kitabı Takipçisi”dir Anita Sezgener’in ustalıkla çizdiği karakter. Hastalığın izini sürmesi anlamlı ki; “Unutulmuş hastalıklar ‘uzatılmış metaforlar’dır/ Onları birinin bulması gerekir.” (s.37) diyerek dert edinir. Doğanın hastalık-şifa-ecza dizgesi çocukluk bulmacasının odağına yerleşmiş…Hastalık türlerine odaklanışı, çocukluğunun bitmeyen oyunları, ailenin unutulmayan sıcaklığı okuru da sürükleyip kendi çocukluk atmosferine çeker; “Oynamak zorundayız yoksa evin hüznü yutacak bizi.” (s. 24) İlk sayfadan itibaren tarih ve yolculuk serüveni kadar merak ve heyecan uyandırmaktadır. İnsanın çocukluk yeri, “bilinmeyen topraklar” anlamına gelen “terra incognita” ise Anita Sezgener’in; “terra incognita gerçek ebeveyndir/ iyileşme sonradan köklenir” dileğini bağrına basacaktır okuyanlar. Çünkü gelecek çocuklardadır.

 

Mudanya, Şubat 2014

eliz edebiyat, mart 2014

 

 

January 29, 2014 § Leave a comment

oku oku oku/

Anita Sezgener/ Saf aklın şiirine doğalı girişim

BÜLENT KEÇELİ

‘pusu bilici’ kitabında (Norgunk,2008) Anita Sezgener şiir yazarken akıl eşliğinde sadeleştirmeyi düşünüyor. Kitabın ilk bölümünde yer alan önsezi şiirleri anlamsal tekniğin şair için öneminin daha önde olduğunu gösteriyor. Sanki sezgiyle yazılsa şiirini eksik bırakacakmış gibi. Şiirin klasik kaynaklarından sezgiyi katmadan şiir yazmak istiyor. Bu şiiri saf bilgiyle donatmak maksadıyla yapılmıyor. ‘tahmin’ şiiri böyle açıklanabilir. Ayrıca doğallığı içkin kılarak zihinsel bir doğa sunmak istiyor. ‘zaman-dev çember çizdiğinde// çaresizlik olur adı’ dizeleri kılavuz şiirinin zihinsel olarak çok üst düzey bir felsefik yanını da gösteriyor, diğer söz edilen özelliklere ek olarak. Şair ayrıca şehir hayatının aksine bakıyor. Şair doğayı ilişkilendirerek zaman ve yer mefhumlarını sorgulamamızı sağlıyor. Şehir hayatının aksi doğa olarak kabul ediliyor.

Kitabın narın günü bölümü şiirleri daha içkin bir zihinselliğe yöneliyor. İçkinliğe doğal enstrümanları katarak (kış uykusu, koza, fiyort vb.) içkinliğini kendi doğallığıyla zenginleştiriyor. Zamanın kendinde yarattığını farklı imgelerle bütünleştiriyor. ‘çarpık zaman’ şiirinde ‘çarpık odalarından gelmekteyim uzaklığın’ dizesinde kendi içkinliğine bir takas gibi bakarak bir kıyaslama oluşturuyor. Ses kampına sürülmüşler için şiirinde şair ses imgesiyle doğa ve kent karşılaştırmasında kentin ses, yani gürültü, yani keşmekeşin doğa dinginliğine sessizlikle ulaşacağını belirtiyor. Şair iç sesini-sessizlik- dinlemeyenlerin, bilmeyenlerin mahkumiyetinden söz ediyor. ‘iç gezmesi’ şiirinde artık iç gezmesini kendi içkinliğinde dışa sunarak olayı deklare etmiştir. ‘kırışmaktan//beriki//ötesinden bozulmuş’ diyerek iç dünyanın dışının bozulmuşluğunu açıklıkla söylüyor. ‘narın günü’ şiiri ise kadın erkek karşıtlığını analiz eden bir şiir, ‘adam, sülük;//kadın, hıçkıran içini,’ dizeleriyle beliren imgeler pozitif bir ayrımcılığa taşınmakta. Doğaya bakan bir kadın şair olarak Anita Sezgener, bu bakışıyla, pozitif bir ayrımcılık yapıyor.

Kitabın son bölümü sessiz şiirler, aşkın kıyısından geçen ve yine içkin bir aşkın, doğrusu sesi içine saklayan şiirler. İmgeyi yedeğinde tutarak doğa eşliğinde yazılan şiirler. Bölümün iyi şiirlerinden taşlar şiiri düşünsel olarak sunularak iyi bir teknikle yazılmış diyebiliriz. Kitabın son şiiri ‘tıp’, kitapta öncelenen sessizlik olgusunu belirginleştirici bir duruma getiren bir şiir. Şair sessiz olun diyor, şehir ve gürültü karşısına doğayı koyuyor ve doğayı sessizliğin kaynağı olarak sunuyor. Sessizlik insan doğasının da bir yanı. İçkinlik sessizlikle sağlanabilir. Ve şair daha doğrusu insan kendi içine dönüşüyle saflığa ve aklın tazeliğine ulaşabilir.

Anita Sezgener, pastoral bir şiir yazmıyor. Doğayı felsefik olarak alarak kendi içkinliğiyle birleştiriyor. Bu yapıdan zaman zaman iyi oluşumlar çıkıyor. Çağına yeni ve ilerici bir şeyler katarak şiirini yenileyen bir şair olarak anılmayı hak ediyor.

Ücra 54 / Eylül-Aralık 2013

hafif zehirler üstüne

July 26, 2013 § Leave a comment

 

Hafif Zehirler

Anita Sezgener’le Hafif Zehirler üstüne
Söyleşi: Elif  Sofya

Elif Sofya: Pusu Bilici ve Taşlık’tan sonra şimdi de Hafif Zehirler… Üç kitabın da öz anlamında birbirine sıkı sıkıya bağlı, fakat üçünün de dili, söyleyişi, biçimi belirgin farklılıklara sahip. Bu ifade ediş zenginliği aynı zamanda bir risk almayı da içinde barındırıyor. Bu konuda neler söylemek istersin?

Anita Sezgener: Zor bir şey değil mi insanın kendini demesi? Paramparça bir dünyada benliğin yok oluşuyla karşı karşıya kalındığında benliğin yine belli bir parçalı yapıyla kendini kurtarma teşebbüsü diyebilmenin bir ısısı olsun.
Dediğin doğru,  üç kitap öz olarak birbirine sıkı sıkıya bağlı. Bu, şeyleri bilinçaltının korkutuculuğundan bilince çıkartmanın rahatlatıcı akışkanlığından kaynaklanıyor sanırım. Bununla beraber de bir form ihtiyacı beliriyor. Bir meseleyi kuşatıp ifade edecek dilin formunu bulma arayışı.
Bu farklı söyleyişlerin riskleri olması konusunda da haklısın ama insan yazarken bir ihtiyaç içinde olduğundan girdiği riskin de tam farkına varamıyor. Sanki gelip o ihtiyaç o belirli dili dayatıyor gibi. Ve Todorov’un bahsettiği ipleri havaya atıp yakalamaya çalışmak da var.
Deleuze ve Guattari’nin soruları hep zihnimde bir yerlerde:
 “Benlik birden fazla oluşu barındırıyor olabilir mi?”, “Bir ve aynı yazarın yazı makinesinde pek çok bileşen bulmak olanaklı mıdır?”
Yine onlara uğrayarak devam edeyim. ‘Yazan bir çoğulluk’ ise dilin kendisi, bir duygular ve duyarlılıklar zemininde problematikleşmeye ve buradan bir söyleyiş kurmaya çalıştığında benlik başka başka oluşlara uğramak zorunda kalabiliyor, kaldı da. Birbirinden farklı duyguların, duygulanışların ve düşüncelerin dili ve formu nasıl aynı olsun?
“Yazar olsa olsa anlam varsayımları, başka bir deyişle biçimler üretir ve bunların içini dünya doldurur.” diyen Barthes’dı, değil mi?
E.S: Hafif Zehirler’de, tek tek şiirlerin ötesinde, kitabın bütününe ait güçlü ve sarsıcı bir atmosfer var. Kitap nasıl bir süreçte oluştu?
A.S: Bu da Taşlık gibi ortasından açıp okunamıyor, bütünlüklü bir kurgusu var. 6-7 sene evvel kitabı bir kendiyle barışma ritüeliymişçesine yazdım. İlk taslak bittiğinde büyük bir rahatlama yaşamıştım, uzun zaman birkaç kişiye okutmak dışında durdu odalarda. Yıllar içinde ara ara çağırdı beni Hafif Zehirler, çalıştım üzerine. Sonra bir gün bünyemden çıkartmam gerektiğine ikna oldum. Bir bütünlenme çabası olarak. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş ritüeli gibiydi de aynı zamanda. Lacan’ın bilinçaltının bir dil gibi kurulduğu söylemini de anımsayarak. Çocukluğumun gözünü, duyuşunu bulmak ve bireysel tarihime sahip çıkmak olarak da okunabilir.
Yetişkinliğe ancak yazının yol verdiği bir yeniden kurguyla ulaşılabileceği duygusu vardı bende. Ama bir yandan da yetişkin olma ve olgunlaşma hep süreceğinden açık uçlu bıraktım sonunu. Çünkü sanırım ölene kadar didik-kuşları olacağız, oluş’un suyunda, Kafka yazı için bir “çıkış sorunu”dur diyor ya, işte hep çıkma halinde olan bir çıkışla.
E.S: Pek çok mitolojik gönderme, dini hikâyeler ve Kabala Hafif Zehirler’in iskeletindeki önemli ögeler. Bu unsurların seni nasıl etkilediğini merak ediyorum.
A.S: İnsanın taşıyıp durduğu ve artık tökezletecek denli ağırlaşan unsurlar acaba yazı yoluyla katlanılır olabilir mi diyordum içimden? Mitoloji, dini hikâyeler, masallar böyle girdi devreye. Bu hikâyeler arasında zikzak dokumak bir çoğulluğun örüntüsünü de getirdi kendiliğinden sanki. Dinlerin, mitolojilerin, masalların yanı sıra öğretiler de kendilerine alan açtı, böylece tek bir kimliğe bağlı kalmaktan kurtulmuş oldum.
Kabala’ya gelince, o zor bir konu, bir gün teyzem İbranice bilmeyen anlayamaz dediydi de rahatlamıştım.
Aslında bütün bu öyküler anlaşılmaz olanın bir parçası, bir yandan da onlar hayatın rengi ve yaşamı çekilir kılıyorlar. Kısa bir süre Kudüs’te kalmıştım, ağlama duvarında hep sallanarak dua ediliyor, bense hep bir mesafede durup izliyordum. Oradaki dünya yabancıydı ve bilinmezdi benim için, ürkü yeriydi.
Bu göndermeler ve öyküler, dış ve iç ürkülerden çıkabilme, dünyayı olduğu gibi kabul edebilme, ona değebilme ve mesafeyi aşabilme arzusuyla da ilişkilendirilebilir.
E.S: Hafif Zehirler’de hastalıklar da geniş yer tutuyor. Hastalıklar, semptomları, sağaltımları bir sembolleştirmeden ibaret değil sanırım.
A.S: Hastalıklar bir çeşit sözlükçe fikriyle ortaya çıktı aslında, onları ben uydurdum.
Klinik hastalıklar ve teşhislerinin o kaskatı dünyasından çıkmak, renklerini bozmak ve zehrini almak istedim.
Sürekli bize cennetsi bir dönemmiş gibi empoze edilen çocukluğun atlatılması gereken zor evrelerle dolu olduğuna bir im koymak da var. Çocuksu bir hayal gücüyle kurulan hastalıklar bunlar.
Yazının ilaç yutmaktan çok daha işlevsel olduğunu düşünüyorum. Kimyayı kesinlikle düzenleyebilir. Herkese tavsiye ederim. ‘Hafif’ zehirlenerek kurtulunabilir yani.
E.S: Aile eleştirisi, birey olma tutkusu ile iç içe yürüyor şiirlerde. Politik bir alt metin olarak “kültür” eleştirisi de belirgin. Zerzan’ın söylediği gibi; “yabancılaşmadan bağımsız ele alınamayan kültür, bir tür teselli olarak şeyleştirdiği gerçeklik için ödenen bir bedel.” Buradan bakınca, kültürel ögelerin hastalıklarla birlikte kullanımını da Anita’nın muzip bir göz kırpması olarak değerlendirebilir miyiz?
A.S: Ya harikasın Elif bu soruyu bu şekilde ancak sen sorabilirsin. Saptamaların müthiş. Cevaplaması da oldukça zor. Ailenin yüreklendirici, yapıcı ve onarıcı bir yer olmasını dilerdim. Son zamanlarda ‘normalia’ ya çalışıyorum, orada tek cümlelik bir bölüm var: “AİLE TEHLİKELİDİR.”
Sanırım bu kültür denen ‘bedel’in içinde hastalanmadan, kendine dona kalmadan, dışarıya zorlanmayarak ve baskılanmadan yaşamak çok zor. O yüzden yazı nefes borumuz. Ama burada yine de büyük bir paradoks var, yazı kültürün en leziz ve  kritik parçası çünkü.
E.S: Taşlık’ta ses kullanımı daha tekil, tek başına ve ağırlıklıydı. Hafif Zehirler’de ise kitabın bütününe iyice yedirilmiş çok sesli bir yapı var. Yavaşlayan, hızlanan, birbirini kesen, birbirinin içinde eriyen pek çok metinsel ritimle örülmüş bir kitap bu. Şiirlerindeki ses dokusunu açar mısın?
A.S: Aslında ses dokusunu nasıl anlatmak gerekir tam bilemiyorum. Alirik olana  düşkünlüğüm var. Kırılmalar, kırmalar, ses düşürmeler… Pusu Bilici’deki “tonal ile atonal arasındaki salınım” ve taşlık’taki atonal requiemsi hal, hafif zehirler’de yerini
balada bırakıyor mu desek acaba?
Şiirlerde ritmin yanı sıra, onunla beraber işleyen “ritmik form”dan da bahsedebiliriz. Taşlık’ta çizikler, bloklar ve bölgeler halinde, Hafif Zehirler’de yataylık getiren düzyazı şiir şeklinde.
Sesleri yapılarla anlatmaya çalışırsam, taşlık’taki sert yapı burada yok, Pusu Bilici’deki çiçek toplayıcılığı da; onun yerine gündüz uzunluğunun belirli bir sınırın altına düşmesi halinde çiçek açmayan uzun gündüz bitkileri var ya onları şiirle kandırıp açtırmak var.
E.S: Şiirlerindeki dil, söyleyişi yeniden üreten, yeniden yıkan, çoğu zaman dağıtıp bırakan pek çok farklılık taşıyor. Taşlık’ta bu çok daha belirgin bir bütünlükte ortaya çıktı. Bunu çok önemsediğimi, hayranlıkla takip ettiğimi söylemek isterim. Dil ile ilişkine ilişkin söyleyeceklerin neler?
A.S: Taşlık’ın dilini oluştururken Kristeva’dan çok beslendim. Dilin babayla hayatımıza girdiğini söyleyen Lacan’a Kristeva’nın itirazı var. Babanın gelmesinden ve sembolik’in babayla düzenlenmesinden çok önce anneyle çocuk arasında kurulan semiyotik ilişkiden bahseden Kristeva şiirsel dilin de o alanın ürünü olduğunu söylüyor. O dili kurucu dil yapmaktan: kesintili, şiirsel ve bedenin ritmiyle örülü bir dil.
Buradan bakarsak; bir taş düşürme jestinin dildeki karşılığı denebilir belki Taşlık için. Hatta kaygan taşta kayıp düşme riski de vardı, sancılıydı. Bedeni ihmal etmeyen bir jest gibi. Dizin kıkırdaması gibi. Dilin ayaklanabilmesi ve dizin acı çekmemesi için de tutturulan bir ‘ritmik form’a duyulan ihtiyaç…
Dilin kritik saflığı şiir bence ve şiirin anlatma zorunluluğu var mıdır sorusunu Northrop Frye’a soracak olsak, “edebiyat yapıtı, gündelik konuşmalarımızda sık sık yaptığımız gibi,  “dünya”yla bir gönderge ilişkisi kurmaz, kendinden başka hiçbir şeyi ‘temsil etmek’ işlevi yoktur”, diyecek.
Dili konuşurken zamansallık da önemli, şimdiye çağrılmış geçmemiş bir geçmiş söz konusudur ya çoğu zaman, dil ve rüyalar onu çağırmanın en temel araçları bence.
Ve bizler dilin sahibi filan değiliz, onu sadece niyetlerimiz için eğip bükebiliriz.
Son olarak, “şiir, dilin hafızasıdır, şiir kaybolursa dil de yok olur.” diyen Jacques Robaud’yu selamlıyorum. “Şiir, dediği şeyi diyerek demektedir”, diyen de oydu.
E.S: Yıllardır feminist çizgide yer alan kültür sanat edebiyat fanzini “Cin Ayşe”yi çıkarıyorsun. Kadınlarla ilgili pek çok çalışmanın içinde yer aldın. Şiirlerinde kadın dili belirgin olsa da propagandist bir ifadeye yer vermedin. Bu ayırımı yapmanın nedenleri var mı?
A.S: Kadınlara pozitif ayrımcılık uygulayan bir görünürlük projesi Cin Ayşe. Ve hayatımdaki yeri çok büyük ve varoluşsal. Hiçbir zaman şiirin propaganda malzemesi olarak kullanılmasından yana olmadım ve iyi ki de sen bu güzel soruyu sordun. Şöyle bir ayrımı gözetiyorum gerçekten: Şiirin slogana malzeme olması değil de bir kadın dilinin kurulup kurulamayacağının araştırılması.
Harika soruların için çok teşekkürler. Şairlerin birbirlerinden pek hoşlanmadığı bu şiir aleminde bizim yürüdüğümüz bu patika pek bi çiçeklidir, ne çok sevinirim anlatamam.
E.S: Ben de çok teşekkür ederim Anita, varlığın için.

bu söyleşi, ilk olarak kitap-lık dergisinin 166. sayısında (mart-nisan 2013) yer almıştır.

Asimetrik ve Atipik Bir Dünyadan Seslenen Şiir

July 26, 2013 § Leave a comment

Mehmet Akif Ertaş

Dili, inşa edilen atipik söylemin hem aracı, hem de amacı olarak görmek ve kullanmak, dili de söylem gibi atipikleştirmek yolunda ilerleyen bir imza; hem dilin, hem de söylemin tipikleşme ve dolayısıyla stereotipleşme zaafına düşmesine engel olabilir mi?

Bu soruya Anita Sezgener, Yasakmeyve Yayınları’ndan 2011’de çıkardığı ikinci kitabı “Taşlık” aracılığıyla “neden olmasın?” karşılığını vermiştir.

Sezgener; atipik dilin ve söylemin kendine özgü dünyaları olduğunu, bu dünyaları; tipik, tipikleşen ve tipikleştirilen dillerin ve söylemlerin dünyalarıyla çözmenin mümkün olamayacağını bildiği için karşılığına iddia yükleyebilmiştir.

Atipik dilin ve söylemin dünyasına Sezgener, gökten zembille düşmemiştir. Onu bu noktaya; tipikliğinden, tipikleşmesinden ve tipikleştirilmesinden rahatsızlık duyduğu dünya götürmüştür

Bu dünyada koşmayan, dura dinlene ilerleyen Sezgener gerçekleştirdiği arkeoloji sayesinde zeminin aslında atipik dil ve söylemle oluşturulduğunu, tipik dilin ve söylemin zamanla atipik dil ve söylem üzerinde tahakkümünü ilan ederek kendi dili ve söylemi dışındakileri hasıraltı ettiğini gözlemlemiştir.

Arkeoloji sırasında dilin ve söylemin yaşadığı simetri ve asimetri gelgitine de şahit olan Sezgener, atipik olduğu için doğal olarak asimetriyi de dışlamayan bir dilin ve söylemin varlığı üzerinde dirsek çürütmüştür.

Asimetrik olanı da simetrinin içinden çekip çıkarmayan Sezgener’in bu kavramlarla meşguliyeti onda bu tür denemelere kalkışan birçok çağdaşı gibi Bohemya hedonizmi var etmemiştir. Bu kavramların “gerçek” anlamda toplumsallığını yaşayan alandaki karşılıkları onu daha fazla ilgilendirmiştir.

Okuruna sinematografik bir atmosferden seslenen Sezgener’in dizeleri “Yeni Dalga” ve “Yeni Gerçeklik” gibi akımlardan beslendiği için, atipik tipiğin simetri ise asimetriğin paçalarına tutunmadan kendi öz varlıklarını duyurabilmişlerdir.

Sinematografik atmosfer teatral olmayı umursarken dizeler trajedi diskuru çekmemeye, atipik ve asimetrik dil ve söylem estetize edildiği için  özen göstermişlerdir.

Sezgener’in estetiği atipik ve asimetrik kodlarla çözüldüğü için, trajedi diskuru çekmesine izin verilmeyen dil ve söylem, bir köşede monolog süreci yaşamaya terk edilmemiştir.

Dizelere sinen atonal tını, tonal ritmin kökenine inebildiği için, stüdyoyu değil, bizzat sokağı, sokağın “gerçek” anlamdaki gürültüsünü daha doğrusu kaosunu okurun yüz hatlarına derin izler bırakmayı ihmal etmeden çizmiştir.

“Cin Ayşe” adını verdiği fanzinini altıncı sayısına ulaştıran bir “kadın” imza olarak Sezgener, “kadın”ın da atipik ve asimetrik dil ve söylem gibi kendisine özgü bir dünyasının olduğunun bilinciyle, dilin aynı zamanda dişil kulvarını keşfe gayret ederken cinsiyetçi bir anlatıma itibar etmek zorunda kalmamıştır.

Sezgener’in keşfettiği dişil kulvar, cinsiyetçilik dışında, Avrupa merkezciliğe, Avrupa merkezciliğin yapışık tuhaf ikizleri Oryantalizm ve Oksidentalizm’e de kapalıdır. “Bura”lı olmayı dünyalı olmakla açıklayan Sezgener, nasıl ve niçin “yerli” kalındığının ipuçlarını da atipik ve asimetrik dil ve söylem refakatinde bulduğu için dünyadaki “burası”nın fotoğrafını çekerken vizörüne gölge düşmemiştir.

“Taşlık”, okurunu, atipik ve asimetrik  dilin ve söylemin dünyasına, görecelilikle sonu gelmeyecek bir hesaplaşma dönemi başlatmak için buyur eden bir çalışma olduğunu da ima etmektedir.

Bu yolu neredeyse yarılayan okurun artık, göreceliliğin hizmetkârlığına soyunarak, inatla, ısrarla, tipik ve simetrik hezeyanlar yaşamak gibi bir lüksü, neden olsun?

karayazı dergisi, sayı: 16

http://karayaziedebiyat.files.wordpress.com/2013/05/karayazc4b1-16.pdf