Sorgusual’siz

February 8, 2012 § Leave a comment

 

Murat Üstübal: Gerek kurgusuyla gerekse de diliyle oldukça dikkat çekici bir kitap taşlık (Yasakmeyve Yayınları, Mayıs 2011, İstanbul). Kitaptaki kuşlar, böcekler, atkestaneleri gibi doğaya ait sözcükler şehre uzaktan mı bakıyor? Ya da tersinden sorayım: duvar, yatak, bıçak gibi temel uygarlık elemanları şehrin yumuşak karnını aramaya mı yarıyor?

Anita Sezgener: çok bariz bir çatışmayı bilinçaltısal sulardan yüzey sulara nasıl çıkarırsınız? iç nesnelerin  uç kenarları var mı ki tutunup karanlıkta yol alasınız… bu karanlığa çağrılan yitimsiz kozmogonik varlıklar- ışığını yayan, rahatlatan, kolaylatan yarayı- var mı gerçekten? acıya eşlik ederken sanki özneleşiyorlarmış gibi var. burada ne tam kuş, ne tam olarak atkestanesi olabilen. yapay bir yaratıma yardımcı. yaratılan bu yerde her birinin üzerini kaplamış yarı şeffaf bir zar var. yaydıkları müziği duymak için eğilip kulak olunuyor. benim de kulak olmam gerekti. sevilme ve onaylanma arzusunu bir kenara bırakıp yazmak için sizden çıkan bir ses varsa  -kimisi sever kimisi sevmez-, rağmen yazmak var. sanırım şehrin yumuşak karnı da bir o kadar sert.

mekâna bedenle uzam kazandırmaya çalışmak var, yani şiddetin yaşandığı mekânı ve şiddeti yaşayanın bedenini yani mekân ve bedeni bir arada sarmallaştırmak için yazıyı plastikleştirmek gerekti. şehir çıkılmak istenen yerdi, bıçaklı şehirdi, oraya hiç gitmiyorum artık, gidiyorsam da içinden geçmiyorum. doğaya da tam gidemiyorum, onu da tam nasıl yapacağımı bilemediğimden. ama onların varlık bilgisiyle hareket ettim kitapta. ve cansız doğanın da şiddetin biçimlerine tanıklık etmesini arzuladım sanırım. kitabın yarısını bir adada(kamp yeri), yarısını şehirde yazmış olmam da böyle bir imgelem bölünmesi yaratmış olabilir.

M.Ü: taşlık’ta çift sütunlu bir yerleştirme var. Bu çift olma hali çift dil, çift zihin ya da onlar arasındaki bağı da içeren karşıtların diyalektiğini akla getiriyor. Kitaptaki sütunlar arası ilişki ve bağ konusunda neler söyleyebilirsiniz?

A.S: yerleştirme kelimesini seçmeniz beni sevindirdi, plastik olana vurgu yapmış oldunuz bir bakıma. çift sütun gibi görünen ve akan ikili yapı sabit gibi görünse de tematik ve bağlamsal açıdan çok çeşitli, günlerle ve bölümlerle değişiklik kazanıyor. çok parçalı, çok bölmeli demek daha doğru.  çok karşıtlı yapılar değil bunlar, daha çok tamamlayıcı, kolon görevi gören bu yapı aracılığıyla mekânsallıkları ve olaysallıkları ayırmak münkün oldu. mekân içinde mekân, olay içinde olay ve olaysızlıklar açılabildi. matruşkalar gibi demek isterdim ama onca benzer değil hiçbir şey..

M.Ü: Aslında sorulması gereken ilk soru şu olabilirdi: pusu bilici (Norgunk Yayınları, Mayıs 2008, İstanbul) son kitabınıza göre daha farklı bir çalışmaydı, en başta biçim olarak.  Nasıl bir etki ve tepki yaşadınız, hangi kaynaklardan beslendiniz de bu değişim gerçekleşti? Hele iki kitabın da mayıs ayında çıktığı düşünülecek olursa, bu iki bahar arasında neler olduğunu merak ediyor insan. Kısacası son mayıs sıkıntısının hazırlığı nasıl oldu sizde?

A.S: ‘pusu bilici’ ilk şiirlerdi, kitap çıkmadan çok önce yazılmışlardı, pusu bilici çıktığında bende bir şeyler değişmeye başlamıştı zaten. iki kitabı da okumuş olan birkaç kişi pusu bilici’de taşlık’ı haber veren bir şeyler olduğunu söylemişti de sevinmiştim. belki birkaç kırılma ve bükülme. tabii ki insan okuduklarından, gördüklerinden, deneyimlediklerinden beslenir, bunun dışında ketlenmiş bölgeleriniz vardır, ölü gibidirler, işte bende onlar canlandı, uzun bir içsel serüven diyelim. içimin müziği genişledi. beni çok etkileyen ve kitapta da gizli göndermeler yaptığım yazarlar olmadan nasıl: Leyla Erbil, Vüsa’at O. Bener,  Nilgün Marmara, Franz Kafka, Ece Ayhan. kitapta alıntı ya da bir atıf olmasa da en etkilendiğim Mustafa Irgat’ın şiiri.

sanırım ‘mayıs sıkıntısı’ndan daha başka bir şey. mayıs kıvrantısı desek.

M.Ü: taşlık’ta r harfini söyle(ye)meyen bir Anja var, bir de Anja’nın tam karşı sütununda başka bir özne ya da özneler grubu… Söylemin bu kadar duplike edilmesi, klasik şiirin içsel monolog özelliğine bir darbe ya da müdahale mi? Söylemi bu denli çoğaltmanın anlamı ne?

A.S: orada bir tanıklık söz konusu. belki de kimi deneyimlerin ortaklaştırılması. kişi  tanık olduğu şeyi aynen yaşayabilme olasılığına sahip. ve bu olasılıklı düşünme ve empati duygusu, uzaklığı  yakınlaştırıyor. şiddet söz konusu olduğunda regresyon, söz yitimi, öfke duyamayacak kadar çöküntü gerçekleştiğini biliyoruz, burada anlamın çoğaltılması, dediğiniz gibi duplike edilmesi, daha güçlenmiş ya da sağ kalmayı başarmış iç benliğin müdahil olmasından. diğerini kaldırıyor ve yürütüyor..

klasik şiirin içsel monolog özelliğine müdahele mi diye sordunuz ya ondan tam olarak vazgeçilmiş değil, içsel monolog bir diğerinin içerisinden yapılıyor sadece.

karantina tamamen dışardan bir durum. kontrol edemediğimizln temsili olarak kurulmuş mekânsallık..karantinada ne yapılır.. neden incinmiş olan karantinada? kurumsallaşmış toplumsalın tezahürü. şiddet görmüşün ayrıca yaşadığı ağır tecrit duygusu..  bedensel bütünlüğün toplanmaya çalışıldığı ama parçalılığın hep süregittiği kamp yerine koşut bir karantina. şiddetin bir harfin kastrasyonuyla dile getirilmesi de var işin içinde. hem regresyon olarak harf yitimi hem bilinçli bir diklenme, kendini eksilterek, yoksun bırakarak dışarıdan gelen, gelmiş olan zararı savuşturma, bir çeşit savunma mekanizması veya telafi diyelim…bitmemiş, tamamlanmamış bir yas hali kendini eksik bırakmayı, yoksun tutmayı çağırabilir. öleni geri getirme kartı o… çocuksu kalırsanız ölüm de gelmez, hem bakım da alırsınız.

verili olanı, varolanı, öğretileni, şartlandırılmışı, gündeliği ve kodları kırmaya dönük bir çaba olarak görmeyi istiyorum sanırım ‘taşlık’ı. bunu benim söylemem ne kadar doğrudur bilmem.

Toz kapmak  ya da tozun kapaması, suskunların  tarih boyu başına gelendir. Bundan olmalı, “Taşlık”ta  yer yer, herhangi bir sözcüğe ya da bildik bir ünleme dönüşmemiş sesler okuyoruz.” diyen bir yaklaşması vardı Necmiye Alpay’ın ‘taşlık’ üzerine yazdığı değerli yazısında.

bazen harfleşmemiş ünlemler anneyle kurulan mırmır’lı ilişkiyi anımsatacaktır;  yazının bir çeşit semptom olduğunu düşünerek sürekli olarak Julia Kristeva’ya ve Melanie Klein’a yöneliyorum.  

M.Ü:  Ceyhun Tuna’ya sorduğum soruyu size de yineleyerek soracağım. Bu sorunun artık bir anket sorusuna dönüşmemesi için önlem almam gerekecek, son kez soruyorumdur umarım! İkinci Yeni şairlerinden hangisi size daha yakın geliyor? Neden?

A.S: Bu bi yatkınlık ve yalnızlık sorusu. Ece Ayhan ki zaten kendini duruşuyla şiiriyle söyler: sivilliği farklı tarih anlayışı itilmişi dışarda kalmışı şiirine katması etikçi olması azınlık duyarlılığı dinsizliği vs.

ücra 44 / kasım-aralık 2011

Where Am I?

You are currently viewing the archives for February, 2012 at anitasezgener.