April 20, 2014 § Leave a comment

Hilmi HAŞAL

 ANİTA SEZGENER VE ECZA TAŞLARI

 

Hayat, an an yaşanan mı, kurgulanıp yazılan mıdır sorusuyla koşut gider şiirin büyük yolculuğu… Devamında sökün eden sorular düşündürür okuru: Kutsal bellenmişi irdelemek, “olmak taşı” üzerinden mi yapıya dâhil edilir? Tasarlanmış metin efsaneden çıkarımlar biriktirmek, çocukluğa sığınmak biçiminde mir gerçekleşir? Ataların mistik mirasına muzip bakış açısıyla bakmak mıdır hikâyeyi farklı kılan? Okudukça estetik haz cömertliği artan metin midir şiir? Evet, sorular düşündürür; belki de; “ağzımız kırıştı ağlamaktan” dizesinin saptadığı tarihtir şiir. Dilsel kurgu logo “taş”larını karıştırır, sözü imge hamuruna dönüştürür. Anita Sezgener’in şiiridir burada dönüşümün konusu… “Çocukça” dilinin evrensel sevecenliği başat özellik. Dahası yankı/ yansı katmanlarından çıkamamanın şirinliğidir masum telaffuz…

 

(***)

 

Ecza dolabından görüldüğü gibi midir, “planktonlar ve ev” resimleri? Hayat, mekân ve aile kavramlarıyla bütünleşirken ortak geçmiş biricik adrestir. “Plankton, mikroskobik boyutta ve tek hücreli” canlılara verilen ad olduğuna göre gizemli adrestir. Anita Sezgener şiirinin bir başka ilginç özelliğidir ayrıksılığa eğilimli yön. Ecza birikiminden aktarılmış kurgu gereçleri arasında önemli yer tutar “hafif zehirler”. Ölüme çare arayışın beyhude sayıldığı hastalık evresinde acı dindirici, göçmeyi kolaylaştırıcı etkisi bilinir… Kurgu sanki özen ve kimya, düzen ve hesap ile çerçevelenmiştir. Öyle ki “40. Gün” ile bitmiş Taşlık geçişi susmanın konuşmaya (söylemeye) yeğ tutulamayacağını beyan etmektedir: “suskunu taşlık yerde// toz kapar” uyarısıyla… Farklı bir kural bozumu, gelenek, görenek eleştirisi içermektedir Taşlık. İmge, simge türleri farklı, “atkestaneleri”, “sukuşları” vb. ironisiyle süslemektedir. Düşünce, eylemi elzem sayan, güçlendiren bir izdir Anita Sezgener’in eserinde…

 

(***)

 

Şiir üç zamanlı dille konuşur, taşlardan ve “taşlık”tan itibaren. Yararlanacak kişi için kırbacı da vardır kıvancı da vardır zulasında. Zira zamanıyla birlikte, tartışılmaz biçimde insanı, evini, ailesini yani çevresini anlatır: Tutkuları, hüznü ve umudu yaşamaya değer diye söylemine katar. Okuyanın usuna işler, yüreğine dokunur öylelikle; “Uzun susmalarınız var ovalar gibi,/ sonra seslileriniz karnınızda duran./ Bizimse ovallerimiz baba demeye/ Devrik sabahlarda.” (s.12) Çocuk zihnindeki eziklik ve yoksunluk ağır basmıştır. Sorularıyla ve bir türlü bulunamayan yanıtlarıyla yaşamı renklendirir arayışları anlamlı kılmaktadır.. İlgilenenler için okuma hazzının yanında karamsarlıktan, bin bir çeşit hastalıktan sakınma olanağı verir. Şiir, yerine göre ecza hazinesi midir diye düşündürür hatta… Her yönden, hayatı kuşatmış zehirler ve etkileri karşısında acaba umarsızlığı giderir mi? Belki ama kim bilir(?) yankısızlığıdır şiir? Karar okuyana kalmaktadır. Anita Sezgener’in Hafif Zehirler kitabını okumuş ya da okuyacak olana…

 

Mitologya bahçesinin kenarından geçmiş ve içeriye doğru göz atmış birey hayret ve minnetle yaklaşır, dünyanın ve insanın var olabildiği sınırlı hayat/ sınırlı zaman zenginliğine. Mitologya ile göz teması kurmuş her okur, belleğini biraz daha zenginleştirebilir zira bambaşka bir kitap kurgulamış Hafif Zehirler ile Anita Sezgener. Alışılmış biçim, alışılmış düzen ve bölümleme yok, 50 numaralanmış başlık altında tasarlanmış. Ağırlıklı olarak doğaçlama bir şiir, anlatı-şiir, anı-şiir, efsane-şiir örtüşmesi dikkat çekiyor. Sayfalarca imge/ simge sözcük, olgu-bilgi gerilimi üretmektedir. Elbette sadece sözün serüveni değil gerilimin kaynağı, konuşmayı sökmeye başladığı yerde kalmış çocuk dilinin “r”leri yutmuş travma evresindeki hayatıdır da… Ontolojik damıtma denemesi ya da mitolojik soyutluğa, geçmişteki dokulara sokulma denemesidir metinler. Zamanı algılama hamleleri, dünyayı “ağlama duvarı” yüzeyinden okuma çabasıyla eş değerdedir. “Olmak taşı” bilinmezliğine kilitlenmiş bakışları geçirir üzerinden. Ancak sır derdindedir; “Uzak yapmaktan gelişiniz oysa dikebilirdiniz kendinizi Önce’ye./ Gece sökülüyor tek siz değil./ Bakın işte yer deliniyor. Günlerin sallantısında dönen bir nefes var.// Unutmadan, belki unutarak onu iple// makasla.” (Hafif Zehirler, s. 13)

 

Bireyin dramatik zaman yolculuğu Anita Sezgener şiirin ana izleğidir. Uzaklardan, çok eski zamanlardan esintiler taşır okuyana. Esintinin esine dönüşmüş biçiminde kurgulanır yaşantı dilimi. İnsan evladının “Hafif Zehirler”den medet umduğu çağda, zehirli ağlarla örülü gerçekliği sorgulamaktadır. Anita Sezgener’in söylemi, kâh şiirsel düzen, kâh öykümsü düzyazı biçiminde, masal, söylence, kuşku bilgi destekli kurgusuyla şaşırtıcıdır. İnsan yaşamı çetin, çetrefil koşullar düşünme ve direnme gerekçesidir. Geçmiş, şimdi ve gelecek için anlam kaynağıdır ki varoluş odaklı bilinmezlikleri, Nuh efsanesinden beri meşgul eder insanlığı… Ontolojik süreç, geriye gidildiğinde efsaneye bağlanır. Ancak hayat “Şimdi”dedir. Bunu algı süzgecinden geçiren ve sorgulayan/ yargılayan şiiri kişisi, izleğin öznesidir. Anita Sezgener’in yarattığı bireyler, kurgudaki geçmiş dolayısıyla “sahte serum etkisi” almış toplum üyeleridir sanki. Şair, tesis ettiği ev-aile-tarih dünyası o bilinçle bulanıklığı aşmıştır. Yer yer kara mizahla, tarihi taşlamakla işin içinden çıkılamayacağını kavramıştır ama gerçekliğini de göstermiştir. İnsanın silkelenişi ve uyanışı kendinden başlar çünkü. Denizi, manzarası kovulmuş, kirletilip yok edilmiş İstanbul sakiniyse hele… O İstanbul ki insanlıktan çıkmışlığın tipik dünya metropolüdür: “Tarihi İstankul” diye okunmaktadır artık. Bir de tabii “Hastalıklar Kitabı Takipçisi”dir Anita Sezgener’in ustalıkla çizdiği karakter. Hastalığın izini sürmesi anlamlı ki; “Unutulmuş hastalıklar ‘uzatılmış metaforlar’dır/ Onları birinin bulması gerekir.” (s.37) diyerek dert edinir. Doğanın hastalık-şifa-ecza dizgesi çocukluk bulmacasının odağına yerleşmiş…Hastalık türlerine odaklanışı, çocukluğunun bitmeyen oyunları, ailenin unutulmayan sıcaklığı okuru da sürükleyip kendi çocukluk atmosferine çeker; “Oynamak zorundayız yoksa evin hüznü yutacak bizi.” (s. 24) İlk sayfadan itibaren tarih ve yolculuk serüveni kadar merak ve heyecan uyandırmaktadır. İnsanın çocukluk yeri, “bilinmeyen topraklar” anlamına gelen “terra incognita” ise Anita Sezgener’in; “terra incognita gerçek ebeveyndir/ iyileşme sonradan köklenir” dileğini bağrına basacaktır okuyanlar. Çünkü gelecek çocuklardadır.

 

Mudanya, Şubat 2014

eliz edebiyat, mart 2014

 

 

Where Am I?

You are currently viewing the archives for April, 2014 at anitasezgener.