ÇOK SESİ: İnsandan Uzaklaşmak. FATMA NUR TÜRK

March 16, 2017 § Leave a comment

 

Kasım 2015’te Heterotopya Yayınları’ndan çıktı Çok Sesi. Anita Sezgener’in beşinci şiir kitabı. Pusu Bilici, Taşlık, Hafif Zehirler ve Normalia’dan sonra okuyucusunu selamlayan Çok Sesi, her şeyden önce insana yaklaşımıyla öncü bir kitap. İnsandan uzaklaşımıyla da diyebiliriz.

Şiirimizde insan-merkezci duyuşun dışına çıkıldığı çok nadirdir. İnsanlık, insan olmak sürekli yüceltilmekte, insansızlık, insansızlaşma gibi kavramlar, gündelik hayatta olduğu kadar şiir eleştirilerinde de kullanılmaktadır. Şiirimiz o kadar insan-merkezcidir ki Nazım Hikmet’in “makinalaşmak istiyorum” unda mutlaka bir ironi, hiciv, dolaylama aranmakta, aksi hayal bile edilememektedir. Şiirde doğa, çoğunlukla ya insanın estetik duygularını tatmin eden bir obje ya da yabancılaşma sıkıntılarını telafi eden bir avuntudur. Şiir-doğa ilişkisi pastoral şiirin çok ötesine geçememiştir. Doğa sevgisi, doğanın korunması gibi temalar, “yararlılık” ilkesine hapsolmuş hatta “vatan” ve “memleket”in bir alt kümesi olarak doğa, egemen politikaya bağlanmıştır. “Çimlere basmak yasaktır” kurumsallığındaki bu doğa yaklaşımı şiirimizde baskındır. Şiirimizdeki en radikal dönüşüm olan İkinci Yeni’de bile bu mesele ıskalanmıştır. Edip Cansever’in elinden “insan olmak”tan başka bir şey gelmemektedir. Cemal Süreya, biyolojinin üreme kısmında takılıp kalmıştır. Sezai Karakoç metafiziğinde zaten insan-merkezci olmayan bir duyuş, teorik olarak da imkansızdır. Ece Ayhan etikçiliği, insan-merkezci bir tarihe yine insan-merkezci bir başkaldırıştır. Metin Eloğlu, ekolojik duyuşa tematik açıdan yakınsamakla birlikte, onda da “haz” boyutu ve olumlama ağırlıktadır. İlhan Berk ve Ülkü Tamer’i farklı bir yerde konumlandırabiliriz. Bu iki şair, şiirin merkezini ve şiirsel öznenin konumunu insan-doğa arasında dengeli bir biçimde paylaştırabilmiştir. İlhan Berk cansız nesneleri, Ülkü Tamer ise özellikle hayvanları merkezsiz bir duyumsamayla ele almayı başarmıştır. Yine de bir olumlama söz konusudur ve insan doğa ilişkisi bir sorunsal halinde değildir.

Anita Sezgener’e gelince, Çok Sesi kitabıyla, çok net olarak, radikal bir derin-ekolojik, biyo-merkezci tutum sergilemiştir. Bütün bu insan odaklı, insanı yücelten perspektifler arasında, Sezgener, insandan uzaklaşmayı önerme cesaretini göstermiştir: “insandan uzaklaşır otlara yanaşırız. Yanaşırız otlara”. Bu öneriden, insan ürünü kültür, dil ve iletişim de payını alacaktır: “gurur murur gibi kelimeler yosun su gibi kelimelerle değişilecek”. Sezgener, insanı biyolojik-antropoljik karşıtlığıyla çözümlemektedir. İnsanın doğal nitelikleri ile kültürel edinimleri arasındaki çatışmaya dikkat çekmektedir. Bu şiirler, insana seslenen, didaktik çözüm önerileriyle değil öfkeli suçlamalarla doludur. İnsanın insanlık adına eleştirilmesine itiraz eden, aksine, insanlığın insan ürünü bir kavrayış olduğunu hatırlatan ve suçluluk duygusunu insandan insanlığa doğru genişleten şiirlerdir bunlar. İnsan, suçludur. Çünkü, kürk fuarlarına gitmektedir. Zıpkınla balık avlamayı sportif faaliyet olarak düşünmektedir. Kuşların tüylerini yolarak yastık yapmaktadır. Muş şeker fabrikasında 200 karga öldürmektedir. Yılbaşında havai fişeklerle kuşları öldürmektedir. Peru sahillerinde pelikan ve yunusları öldürmekte, suçu virüslere atmaktadır. Mamutları tüketmektedir. Ali İsmail Korkmaz’ı öldürmektedir. Sezgener’e göre insan bir altyapı sorunudur. Kısacası, sorun insandır.

Kitaptaki şiirler, öyküsel bir anlatıma, kişisel benzetim ve bağlantılara sahip olmakla birlikte, şiirlerde kesin yargı, tanımlama, totoloji ve aforizmalar sıklıkla kullanılmıştır. Metinsellik ve ileti arasında bir dengeden bahsedebiliriz. Bu da, öykü kesintiye uğratılarak, imge ve söylemler iç içe geçirilerek sağlanmıştır. Sezgener’in dile ilgisi açıkça görülmektedir. Farklı dillerden sözcükler, sözcük kökenleri, sözcük türleri, harflerin özellikleri, dil-algı-organizma ilişkileri şiirlerde sıkça konu edinilmiştir. Dilin yalan için yaratıldığı gibi savlar, hırıltı gibi dil-öncesi iletişim öğeleri, güçlü bir ses dikkati, İlhanberkvari ses kişileştirmeleri ve antikite temaları Sezgener’in dile özel bir ilgisi olduğunu bildirmektedir. Yine de, dünyanın kelimelerden yapılmadığına inanmaktadır Sezgener. Bazı dizelerde şiir ve edebiyatın işlevine dair düşünceler de göze çarpmaktadır. Şiirler, aynı zamanda Sezgener’in şiir görüşleri olarak da okunmaya uygundur. Bir dizede geçen “şiirdeki mantık ihlali” ifadesi, bu şiirlerin anahtar sözcüklerinden biri. İşlediği tüm suçların kendisine mantıklı geldiği insanı karşısına alıyor Sezgener. Mantığa hitap ederek ikna etme yolunu seçmiyor. Bunun yerine, yüze vurma ve utandırmayı seçiyor. Aynı şiddette olmasa da PETA’nın yayımladığı rahatsız edici fotoğraflara yakın bir şok etkisinin şiirdeki karşılığını kullanıyor belki de: MEAT IS MURDER. Zen ya da sufi öğretilerden, spiritualist, panteist eğilimlerden kesin bir şekilde ayrılıyor. Çözümü, insanın uslanmasında değil doğanın isyanında buluyor:

“ısırdığı kişilerin bir daha et yiyememesine sebep olan Amerikan Kenesi”

Son olarak da kitapta “takastan gelen” bölümündeki şiirleri sevdiğimi söyleyebilirim. En güzel kısma yani kitaptan en çok sevdiğim dize ya da imgelere gelecek olursak:

“bir kursağın pornografisi”

“Gog’un şanslı olduğunu bilen Melanie ona kırmızı süt verdi kırmızı süt sütün en yalın haliydi”

“yeryüzünün yerleşmesi sonekti”

“Saydam’a göre daha önce de bir atın üzerinde uyuklayanlar olmuştu”

“kelimelerin sabrı toprağın soğuduğu var”

“bir metal köprü müzesi”

“boşluk taklidi”

“şehrin manzarası 1,5 cm sola kımıldadı”

“dünyevi imdat çekici”

“kargalar bizim hatırladığımızı unutuyor bir yağmur iması”

“sırayla ağlayabilsek iyi, ütü gibi bir yürekle”

“ağız! o tuhaf kapıcı kuş”

“suç-turmak için hazır edilmiş duvar”

 

Japonya Dergisi sayı 7’den..

Advertisements

Anita Sezgener Şiirinde Mahremiyet, Cinsel Kimlik VE Gerçeklik.Petek Sinem DULUN

March 16, 2017 § Leave a comment

[Anita Sezgener için sözcüğün gücünü tamamlayan, anlamı parçalayıp yenileyen bir dili var şeklinde afaki cümlelerle başlayabilirdim söze. Ya da dördüncü şiir kitabı normalia’dan, daha en başta ve yaygın olduğu üzere, önceki kitaplarının adlarını da sıralayarak, tüm kitaplarının nerede ortaklık ettiğinden, nerede ayrıldığından, kaç bölüm ve kaç sayfadan oluştuğundan bahsedebilirdim. Ne ki bu en başta Anita’nın şahsına, ardından şiirine haksızlık olurdu. Kalıp ya da zorlama cümlelerle ona dair bir şeyler anlatmak olanaksız çünkü bana göre. O halde tüm bu sözlerin üzerine bir çarpı çizip doğallığına bırakıyorum yazıyı. Pusu Bilici’yle başlayıp, Taşlık’a uğrayıp, Hafif Zehirler tadıp, normalia’ya ulaşma deneyimimden, ‘normalia’ odağında Sezgener’in şiirini elimden ve dilimden geldiğince yorumlamaya çalışayım izninizle.]

Her birey kendi evreninden yola çıkarak anlamlandırır yaşadıklarını. Sezgener de ilk olarak Pusu Bilici’de iç evrenini, özyaşam öyküsüyle biçimlendirerek şiire ulaşıyor. Bu ilk kitap acı, zaman ve uyku olgusu üzerine pek çok şey söylüyor, “bir kozanın içinden ne doğmuşum ne ölmüş” (1) varlık-benlik oluşumu, “sarsıntı mideden başlıyor” (2) bulantı nüfuz etme, “varsa yoksa / sıva ve sancı” (3) derken de acı ve acıyı perdeleme durumunu vurguluyor. Bununla birlikte benlik ve algı, cinsel kimlik ve savunusu gibi kavramlar Taşlıkta daha görünür biçimde şiirine yansıyor Sezgener’in. Cinsel kimlik ve savunusu, kadın ve bedeni üzerinden şekillenir, “taze kanla/inledi içimde şey”(4) derken cinselliğin keşfine dokunur Taşlık. içeriği itibariyle pedofili ve cinsel istismar meseleleriyle dirsek teması içindedir. Kadının kimliğine ve cinsiyetine-çocukluktan itibaren- gerçekleştirilen saldırılar sonrası, hem kimlik bunalımı hem de cinsiyetsizleşme sorununu gündeme getirir Sezgener. “kanepede bedensiz oturması bi/avuç içi şiddeti ve elinde ‘bir ay/çalışamaz’ kağıdı”<5‘ dizeleri bizi Butler’in, Cinsiyet Belası adlı kitabında kimlik üzerine söylediği şu sözlere yönlendirir: “”Kimlik” onu istikrarlı kılan cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik üzerinden güvenceye alındığı müddetçe, kişi gibi görünen, fakat kişilerin tanımlamasını, kültürel olarak idrak edilmeyi sağlayan toplumsal cinsiyet normlarına uymayan, toplumsal cinsiyeti “tutarsız” ya da “süreksiz” olan varlıkların kültürel alanda belirmeleriyle “kişi” mefhumunun ta kendisi şüpheli bir mefhum oluverir.” Bu bağlam da Sezgener’in kendi cinsiyetinden yola çıkarak kişisel gündeminde yer alan sorunsalları, kamusal düzende güncel yaşam içinden örneklerle dile getirmesi N.G. Çernişevskiy’in “sanatın birinci amacı, gerçekliğin yeniden yaratılmasıdır” sözleriyle ‘kendiliğinden’ örtüşmektedir. Hafif Zehirler’se tüm bu dünya gerçeğinden ‘zehirlenen’ bireyin baş dönmesini, bulantısını ve zehirlenme belirtilerini içerir. “Günlerin sallantısında dönen bir nefes var.”(6) derken, tasvir ettiği semptomlara karşı geliştirilen direnç ortaya çıkar. Kitap-lık dergisinde Elif Sofya ile gerçekleştirdiği söyleşisinde bu durumu şöyle açıklar Sezgener; “Sanırım bu kültür denen ‘bedel’in içinde hastalanmadan, kendine dona kalmadan, dışarıya zorlanmayarak   ve   baskılanmadan   yaşamak   zor.”

Ardından kendisini iyileştirenin, refleks noktasının yazı eylemi olduğunu belirtir; “O yüzden yazı nefes borumuz.”

Sezgener, duygunun sözdizimsel alanını an ve yaşam üzerinden şiirleştiriyorken kendi yaşam bilgisi ve tarihine yönelik tuttuğu nefesi, nabzı ve isyanı hissettirmeye çekinmez. Toplumun insan üzerinde, insanın insan üzerinde, insanın toplum üzerinde yarattığı etkilerin, bedensel ve ruhsal tahribatına yönelik soruları vardır Sezgener’in: “sahi şimdi hangi dildi nabız ve inkâr?”(7)

Zihnimizde oluşan ‘insani’ kavramını ‘normal’ kelimesiyle eş tutalım. Burada ve norma//a’nın bütününde incelikli bir sorgu, ‘normal’ kavramına dair bir kuşku var. ‘Mahremiyet’ alanının aşılmasına itiraz var. Ki normalia’nın önemli bir kavramı bana kalırsa mahremiyet. Sezgener bu oldukça kişisel sözcüğün sınırını sınırsızca aşma girişimleri, bedensel, düşünsel vb. saldırılarla ‘öznel’ olanın ‘tümsel’e evrilmesi ve bunun nasıl olup da ‘normal’ algılandığı üzerine düşündürür. Çünkü erk, güç ya da adına her ne dersek diyelim, bir isim ya da kavram koymaksızın önce kadını baskılıyor sistem. Çünkü saldırının öncülü kadın bedeni ve mahremiyeti. “…N.Ç. /adli tıp raporunda gerginlik ağrıları kuş yuvaları bilmem/nereden ödipal hiçlik yumru yumru kardeşler ve ortasında incir/ağacı her şey altından çatlar”(8) dizeleriyle “siz Bacca olun biz Bacca saplarını ayırsın gövdesinden henüz/bir imla/hayvanlar göz okur soluk okur numara yapmanıza”(9) dizeleri arasındaki köprü öyle belirgindir ki: Erkek şiddeti! Üstelik aynı sistem baskı kurduğu, mağdur ettiği kadına birde damga vuruyor: ‘kirli!’

Butler, Kırılgan Hayat adlı kitabında kadın bedeninin öznellikten çoktan çıktığını üstelik devlet teşvikiyle üzerinde konuşulabilen, hak iddia edilebilen bir nesneye dönüştüğünü anlatır. “Tenimiz ve etimiz bizi başkalarının bakışına olduğu gibi dokunuşuna ve şiddetine de maruz bırakır; bedenlerimiz ise bizi bütün bunların faili ve aracı olma tehlikesine sokar. Kendi bedenlerimiz üzerinde hak sahibi olmak için mücadele etsek de, uğrunda mücadele ettiğimiz bedenler hiçbir zaman tam anlamıyla sadece bize ait değildir. Bedenin değişmez bir kamusal boyutu vardır.”Sonuç olarak sadece erkeğin bakışı değil, sistemin de sorunlu bir bakış açısı olduğu ortadadır. Tüm fizyolojik ve psikolojik saldırılar karşısında kadının yaşadığı yıkım ve adalet arayışı, toplumsal baskı engeline takılabiliyor. Butler, Cinsiyet Belası adlı kitabında kadın öznelinde beden üzerine şöyle der: “Bedenin sınırı gibi iç ile dış arasındaki ayrımı da kurmanın yolu, aslen kimliğin parçası olan bir şeyin dışarı çıkarılıp yeni bir değerlendirmeye tabi tutularak pisletici bir ötekiliğe itilmesidir. Cinsiyetçiliği kavramak için Kristeva’ya başvuran Iris Young’ın ileri sürdüğü gibi, cinsiyetçilik, homofobi ve ırkçılık, yani bedenleri cinsiyetleri, cinsellikleri ve/veya renkleri nedeniyle reddetmek bir “dışarı püskürtme” edimidir, bunu takip eden “geri püskürtme” edimi ise kültürde hegemonik olan kimlikleri cinsiyet ırk/cinsellik bazlı farklılaştırma eksenlerine göre kurar ve pekiştirir. Young’ın Kristeva okuması, “Öteki”nin veya bir dizi ötekinin dışlama ve tahakküm yoluyla tesis edilmesine dayanan “kimliklerin” iğrenmenin işleyişiyle nasıl pekiştiğini gösteriyor. Öznenin “iç” ve “dış” dünyalarını bölerek kuran şey toplumsal düzen ve denetim amacıyla muhafaza edilen incecik bir sınırdır.”

Cinsel, dinsel, ussal yönelim veya tercihlere ilişkin mahremiyet ve karşı atak olarak cüretkârlık üzerine yaşanan sorunlar, tartışmalar ve çözümsüzlüğün temelini ’empati yoksunluğu’ oluşturuyor. Buna karşın durum tespitleri, öneriler, vb. çözüm arayışları ’empatinin’ ne yazık ki- vücuda etki eden bir madde değil, duyusal ve vicdani bilinçle var olabilen bir duyumsama durumu olduğunu bilimsel olarak da açıklıyor.

İstisnasız insanın olduğu yerde acı, acının düştüğü yerde öfke ve isyan sesi duyulur. Sıkı sıkıya bağlı olduğumuz yaşama arzumuz bizi bile şaşırtarak yükselir içimizden dışarı. Kimimizin sesi yükselip evimizden sokaklara taşarken kimimiz göz yummayı, ses çıkarmamayı seçer, olayların durulmasını bekleriz. Bu da normaldir belki, “parantezler çöktü noktalar virgüllerden korksun yan odadan/gelirler pencereden bakarız bu caddede devrim olmaz isyan/çıksa başhekimin gözleri çakar hayat azgın bir ırmak aaa demek”(10) (sf.n) Şaşkınlığımız suskunluğumuz kadar uzun değildir ne yazık ki. Güncel tarihin tanıklarıyızdır ancak, izlemekle yetiniriz. Yorumlara kapılır, gerçekliği yok sayarız. Sezgener’in bu toplumsal tanıklıkları edebi hayatta dile getirmesi durumu Cari Jung’un şu sözlerinde karşılık bulur: “Herhangi bir şiirin kendine özgü duygu içeriği, esas itibarıyla, şairin duygusal bakımdan yoğunlaştığı konuya işaret edebilir, ama uzun dönemler boyunca, pek çok şairin eserinde devam eden bir şiir geleneğinin duygusal öğeleri, o şiirin üretildiği toplumun (kendisi için şiir üretilen toplumun)duygusal niteliğini, ihtiyaçlarını, ruh hallerini ortaya koyar.” Asi m da tüm bu cümleler Nurdan Gürbilek’in Mağdurun Dili’ndeki ‘Acı Anlatılabilir mi?’ sorusunu gündeme getirir. Ve ‘toplumun ruh hâli’ne odaklanır ki konunun en çetrefilli kısmına gelip dayanırız. ‘Toplumsal travma’ ya yönelik düşünmeye başlarız bu kez. Gündemin hızla değişmesi, ardarda yaşanan olumsuzluklar, kazalar, kayıplar gibi pek çok şey önce toplumsal tepkiyi zayıflatıyor, ardından bireysel hissizliğe dönüşüyor. Tüm bu oluşum ve dönüşüm süreci bizi normal olma-olmama sınırına getiriyor. Ve soruyoruz: “Normal nedir?” Edindiğimiz bilgi, başvurduğumuz kaynaklar, sahip olduğumuz normlar da kesin bir cevaba ulaştıramaz bizi. Ancak bir korunma biçimi olarak çocukluğumuza taşır, “eğerle açılan bir çukur eğilerek girdiğiniz plesenta/delik deşik karınla/kan” (11) Anne-bebek arasındaki korunaklı bağın kopması hayatı kanla ve gözyaşıyla karşılamamıza neden olur. Aslında Sezgener’in geriye doğru ilerleyip hayatı en baştan zihninde tekrar tekrar yaşadığı izlenimine kapılırız. Yeryüzüyle ilk karşılaşma, ilk çığlık “insan sesi. Tuhaf yapısı ve birey atomlarından sıyrılıp çokluğa özenirse eyvah!”(12) dizelerinde kendini gösterirken ” “su, bilinçaltında süt”müş anne!” (13) dizelerinde bilinçaltı okumalarında ‘arınma’ sembolü olarak geçen su’yu sütle hem yaşam kaynağı hem de boğma eylemi nedeniyle yaşam tehdidi olarak ilişkilendirir. Yaş aldıkça hissettiğimiz bizi besleyen şeyin öldürücü etkilerinin, daha anne-bebek bağında başladığını imler Sezgener. “ne zaman küsülür. Hangi parmakla.”(14) derken çocukça, masumca sitem eder bu ikilik haline. Aynı söyleşideki şu cümleye dikkatinizi çekmek isterim, “Sürekli bize cennetsi bir dönemmiş gibi empoze edilen   çocukluğun   atlatılması   gereken   zor evrelerle dolu olduğuna bir im koymak da var.” Ev içlerinde başlayan adaletsizlik ve sömürünün, tüm yaşantımız boyunca hafızamıza yayılıp genişlemesi ve kişiliğimizi gölgelemesini içeren çocukluk-ergenlik-yetişkinlik üçlemesinde zincire hep yeni bir esaret halkası eklenir. Bu yüzden “AİLE TEHLİKELİDİR!”(15) önemli bir uyandır. Aile kişiliğimizin yapılandırılmasında, başarı ya da başarısızlıkta, hayal ya da hayalkırığında önemli bir yere sahiptir. Çünkü genellikle ebeveynlerimizle birlikte büyürüz. Bu düşünceler bizi Sevim Burak’ın Yanık Saraylarına çıkarmaz mı? “Bir çocuk bazen bir büyüktür. Büyüdükçe ailenin benzeri olur, bu da aileyi birbirine daha çok yakınlaştırır.” Burada ailenin birbirine yakınlaş­masından kasıt bağlılık değil bağımlılıktır. Bu sorunlu ilişki kimi zaman birey ve ebeveyn arasındaki rol karışıklığına sebep olur. Çocuk anneleşir, anne çocuklasın Sonuç olarak Sezgener’in ‘normalia’sı bizi aile kavramı ve yıkıcılığına dair düşünmeye sevk eder. Yani, normal olma-olmama durumumun oluşum aşamasına.

Yaşadığımız her an stresle değil şiddetle mücadele ediyoruz. Ev içlerinden, sokaklara dek. Devletin bireyi koruma yetisi, hukuksuzluk, kültür ve inanç dağılımına karşı yanlı yaklaşımlar vs. sebeplerle güvensizlik duygusuna yöneliriz ve güvensizlik ‘aidiyetsizlik’le tamamlanır. Bu bileşim bizi normal olmaktan çok uzak ve korunaklı olmak adına ‘ilişkisizliğe’ iter. Bazen de bunların tam tersi. Tüm bu duygu durumları insan olmanın kendi içinde mücadele içermesi bakımından önemlidir.

Sezgener de, insanlararası iletişimden birey-ebeveyn olgusuna, birey-toplum ilişkisine kadar kişiliğe etki eden ya da kişiliğin farklı yol ve yönlere açılmasını sağlayan etmenler üzerine felsefi bir birikimle temellendiriyor şiirlerini. Soyut ve somut gerçeklik materyallerini kullanarak, bireyin, toplumun ruh hallerine odaklanıyor. Güncel yaşamın getirdiği tüm sorunlara, zehirleme girişimlerine karşı panzehir olarak ‘başka mümkünlere’ işaret ediyor. Zaten normalia’nm kapak çizimi de bir tıp sembolü olan çift taraflı yılanbaşını zehir-panzehir durumunu simgeliyor.- Sezgener’e ait çizim- yani bir tıp sembolü olan iki taraflı yılanbaşı, zehir-panzehir kavramlarıyla birlikte düşünebilir. Sorunun kaynağı insana ait duygu durumuysa, çözüme de buradan başlamalı. Çünkü ‘insan’ zehir ve panzehirin toplamıdır.

(1)     Anita Sezgener, Pusu Bilici, Norgunk Yayınları, syf. 15.

(2)     Anita Sezgener, Pusu Bilici, Norgunk Yayınları, syf. 16.

(3)     Anita Sezgener, Pusu Bilici, Norgunk Yayınları, syf. 17.

(4)     Anita Sezgener, Taşlık, Yasak mey ve Yayınları,   syf.75.

(5)     Anita Sezgener, Taşlık, Yasak meyve Yayın lan,   syf. 54.

(6)     Anita Sezgener, Hafif Zehirler, Pan Yayıncılık,   syf. 11.

(7)     Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,   syf. n-3.1.

(8)     An ita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,   syf. n.

(9)     Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,   syf. n-15.

(10)   An ita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları

(11)   Anita Sezgener, norm ali a, Nod Yayınları,   syf. n-20.

(12)   Anita Sezgener, norm al i a. Nod Yayınları,     syf.n-8.

(13)   Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,   syf. n-8.

(14)   Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,     syf.n-36.

(15)   Anita Sezgener, norm al i a, Nod Yayınları,     syf.n-19.

ücra 58’den..

 

 

 

 

Where Am I?

You are currently viewing the archives for March, 2017 at anitasezgener.