ses çıkarma kararlılığı

July 26, 2013 § Leave a comment

150232_0

NECMİYE ALPAY

Ses çıkarma kararlılığı (13.10.2011 tarihli Milliyet Kitap)
Yalnızca kadınların yazdığı, feminist bir kültür sanat edebiyat dergisi… Bu talep hep dile getirilir; bazen “yapın da görelim” tonunda bir meydan okuma olarak, bazen de daha gerçek bir zihinsel ihtiyaçla. Böyle bir dergi 2008 kışından beri çıkıyor aslında. Adı “Cin Ayşe”, editörü Anita Sezgener.
Logosu çocuksu olduğundan, kapağın bütününe dikkat etmediğinizde çocuk dergisi sanabiliyorsunuz “Cin Ayşe”yi. Gerçekte Cin Ali egemenliğine yöneltilen isabetli bir polemiktir bu logo.
“Cin Ayşe” iyi dosyalar hazırlıyor. Modern zamanlar Avrupa’sında adı ‘avangard’a ya da ‘devrimci’ye çıkmış edebiyat ve sanat akımlarının bile kadınlara sırtını dönmek konusunda gelenekçileri aratmamış olduğunu ortaya koyan dosyalar bunlar: Dada; Beden; Beat Kuşağı Kadınları; Delilik, Sanat ve Art Brut Kadınları… Kısacası “Cin Ayşe”, cinsiyetçiliğe karşı kürek çeken bir dergi. Ben dergi diyorum ama, adresinde “fanzin” diye yazılı. İlk sayılar “seçki”, son iki sayı “fanzin”.
Anita Sezgener aynı zamanda önemli bir şair. İlk kitabı Pusu Bilici, “Cin Ayşe”nin ilk sayısıyla aynı yıl çıkmış: 2008. Sezgener elbette şiirinde de cinsiyetçiliğe karşı durmanın yollarını arıyor. İlk kitabıyla ilgili bir söyleşide “mandal şiirler” yazmak istediğini söylüyordu: Evlerin içini kamusal olanla bitiştiren mandal şiirler.
Şiirlerin kendisi her zaman şairin bu açıklaması kadar söylemsel değil kuşkusuz. Özellikle de yeni kitabı Taşlık’ta deneysellik dozu hayli yüksek. İlk kitaptaki şiirler teknik açıdan daha alışılmış/ uzlaşımsal türdendi. Taşlık ise gerçek bir sıçrama oluşturuyor.
Bu sıçramada görsellik ön planda: Sayfalar çift sütunlu, arabaşlıklar koyulu açıklı. Şiirlerle yakınlık kurabilmek için, çeşitlenen harf boylarını, resimleşen yazı yerleşimlerini, hatta bazen harf dışı malzemeleri ve boşlukları okumaya hazır olmalıyız. Okurdan kesintisiz bir görsel dikkat talep eden şiir kitaplarından Taşlık.
Kitabın yapısı karışıktan çok, karmaşık. Şiirler sayılı günlere ayrılmış: Sırayla adlandırılan 40 gün. Bir karantinadan söz ediliyor. Yer olarak ise, “bölge”lerin, “ara bölge”lerin, kamp yerlerinin, “Slav yeri”nin, Filistin’in adı geçiyor. Aralarda “yaralı bilinç” gibi, “nesne ilişkileri kuramı” gibi dolaysız akıl ürünleri de karşımıza çıkmakla birlikte, ön planda “abluka”, “beyazfosfor”un mahvettiği kuşlar ve çocuklar var. “27. gün”de ise, “tarihin kusması…/ dil karantinada”.
Taşlık’taki şiirler bize pek çok ses duyuruyor. Bu çaba ilk kitap Pusu Bilici’de de dikkat çekmekle birlikte, oradaki daha çok mecazi anlamıyladır. Kitap çok daha hafif adımlarla, hatta “sessiz şiirler”le yürür, ikinci bölümün adı bile “sessiz şiirler”dir. Taşlık’ta ise her iki anlamıyla da ses çıkarma çabası hissettirilmektedir bize. Kitabın hemen girişinde karşılaştığımız yazıt, bir yandan “taşlık” sözcüğünü yürürlüğe sokarken, bir yandan da ses çıkarma kararlılığını bildirmektedir:

suskunu taşlık yerde
toz kapar
!

Toz kapmak ya da tozun kapaması, suskunların tarih boyu başına gelendir. Bundan olmalı, Taşlık’ta yer yer, herhangi bir sözcüğe ya da bildik bir ünleme dönüşmemiş sesler okuyoruz.
Ses artışı bir çoğulluk duygusuyla birlikte geliyor. Bunda bazı sözcüklerdeki ses oynamalarının da katkısı var: “Kavka’nın Paltosu” sözünde Kafka ile kavka kuşu karışıyor, R’lerin Y’leştiği yerler çocukları, “r’leri yutuk kadın”ları sahneye çıkarıyor.
Taşlık’ı okurken, modern şiirin görsel dikkat isteyen büyük ataları kadar, Sezgener’in ağırlık verdiği düşünürlerden Hélène Cixous’un “dişil yazı (écriture féminine)” çağrısını ve Julia Kristeva’nın “göstergesel malzeme”sini düşünmek hem meşrudur, hem de yararlı. Ama Sezgener’in şiiri bazen “düzünü anlamayana” tersinden seslenecek kadar da dolaysızdır (alıntıda dizgi hatası yok -s. 48):

EZZAG’den/ ITAB AİREŞ’dan/ çıkkkkkkkkkkkk!

http://necmiyealpay.blogspot.com/p/siir-yazlar-ii-milliyet-kitap.html

şiir bize ‘şifa’dır

July 26, 2013 § Leave a comment

foto?raf-3                                      resimleyen: Eser Ege Güray

ASUMAN SUSAM

Şiir Bize ‘Şifa’dır

Şiir ne işe yarar sorusuna afili yanıtlar arar dururuz ya çoğu zaman. Bu gereksiz. Bir şiir gelir bir gün, evet, buydu ve ben bunu unutmuşum, dedirtir. Şiir iyileştiricidir ve iyiliktir; ışıktır, ışığa doğrudur. Ölümün değil, hayatın istikametindedir çünkü şiir. Hafif Zehirler bana bunu hatırlattı. pusu bilici ve taşlık’tan sonra  Anita Sezgener’in üçüncü kitabı. Planktonlar ve ev, rakamlar verev, sulardan iniş, küçük harfler ülkesinde büyük harf ve iskele bölümleriyle tek bir yolculuğun beş küçük durağıyla bize soluk aldırarak kurulmuş bir kitap bu. Baba, anne, abla ve kardeş için… Hem netameli bir kavram olan aile hem bir erginlenme yolculuğu; hem bir olma, fark etme, fark edilme; bilme,bildirme… hem bir bilgenin içine kaçmış küçük kız, hem küçük kızın canına sığmaya çalışan, ağzından taşan bilge senkronik bir yolculuğa çıkartırlar bizi. Hayatın köklerine doğru dikey bir yolculuktur bu anlamaya dair, ama yalın sıcak ve mütevazı söz yatay bir ses ırmağı olarak kurmuştur kendini. Debisi değişen bir nehrin  yaşam enerjisinin gücü, şaşırtıcı bir seyre dönüştürür akışı. Hayatın kaynağına animaya doğru bir yolculuk…dişi bilgenin konuştuğu… doğurgan, yüzü hayata, canlılığa dönük, iyilikçi, iyileştirici… Karanlık burada korkutucu değil, gölgeler de öyle…

Rüya gibi şiir de bu arketipsel karnavalda animaya gidiş, personanın, gölgenin kavranması, ele geçirilmesi ve özgürleşmesi için sağıltıcı bir görev üstleniyor. Modernist analistin insanı özden uzaklaştıran, pozitivist, rasyonalist, analitik aklına karşı doğaya açılan, doğanın ve doğallığın eşlik ettiği gölgeler ormanında yapılan bu yürüyüşte özneyi de okuru da hayatın ve zamanın dingin gölüne çıkartma işini şiir üstleniyor. Bu şiirlerle önce kolektif bilinçdışına gölgelerle yolculuğa ikna ve davet  eder  bizi şair. Sonra ruhsal keşif ve idrak süreci başlar. Şair bir şifacı, bilici, büyücü ya da küçük kız çocuğu görünümleriyle söze eşlik eder. Tıpkı rüya gibi şiir burada oluşun, olma yoluculuğunun aracısına dönüşür.

Kadın, çocukluk, aile, baba, aşk, yalnızlık gibi çok sıradan, hepimizin hayatlarına şöyle ya da böyle dokunmuş kavramlara kendi dilinden hayat vermeye çalışır Sezgener. Bunu  mekanın poetikasının içinden olduğu kadar düşlemenin poetikasının içinden yapmayı da dener.  Özellikle çocukluk, bellek ve arketiplere dair göndermeler, bu poetik kurguyu kitap boyunca besler. Evet, şimdinin içinden şimdiyle bağını, bağlamını koparmayan bir şiirdir bu; ancak esinini, metafizik gücünü geçmişteki şimdinin içinden alır. O nedenle bir erginlenme töreni gibi de alımlanabilir, okuru bir erginlenme ritine davet olarak da okunabilir.

Köklere kadar gidiş ve köklerden kopuş paradoksunu kendisine itici bir güç yapar şiir. Özgürlük, özgürleşme meselesi modern insanın salt görünür, Weberyen kuşatılmışlığına itiraz anlamını taşımaz burada. İnsanın elini kolunu bağlayan, içerden gelen karanlıkla, gölgelerle yaptığı özgürlük mücadelesine de dikkat çeker. Aslında problematiğini asıl buradan kurar. Burada yakalanabilecek özün gürlüğünün dışarıyla, insanın  güçsüzlüğünün gücüyle yaptığı, yapageldiği mücadeleye dair de bir idraki söyler. Bunun görülmesini ister.Kuvvetten Kaçınmak şiiri bunu söyler:İnsanlar doğduklarında zayıf ve yumuşaktırlar. / Öldükleri zaman sağlam ve kuvvetli olurlar./ Bitki ve ağaçlar meydana geldikleri zaman zayıf ve gevrektir./ Kurudukları zaman sert ve kavi olurlar. Böylece, sağlam ve kuvvetli olanlar ölüme doğru gider./ Yumuşak ve zayıf olanlar hayatı takip ederler. …

Musevilikten, Talmud’dan, Cabala’dan  taşınan izler ilginçtir. Bunlar, hem kültürcülükten hem kültürel öğelerin biçimci, eklektik yapılarından uzak durmayı başararak kitapta yer alırlar. Üstelik hem kökleri işaret edip hem de köklerden – muhafazakar ve gelenekçi yanlarını reddederek- kopuşu anlatmanın bir yolu olarak;  hem aşkın hem içkin birer metafor olarak  yer alırlar kitapta.

Bu şiirler feminist kuram bağlamında da kurduğu söylemle üzerinde durulmaya değerdir. Cin Ayşe Fanzin’ini de çıkaran Anita Sezgener feminist hareketin dikkatli takipçilerinden biridir aynı zamanda. Bizde ithal düşünceler ve kuramlar üzerinden boy veren kavramsallaştırmalar, yanlış okumalar ve dolayısıyla gelişen yanlış bilinç hem beklenti hem eleştiri düzleminde yazan kadınlara dair son derece problemlidir. Yazanların kalem oynatmalarında  da böyledir bu. Bu açıdan Hafif Zehirler dil ve cinsiyet ilişkisinin poetiğin alanını örselemeden nasıl başarılı kullanılacağının ve politik olunabileceğinin de sağlıklı bir örneğini vermektedir. Politikasını üretirken ideolojinin tuzaklarından uzak durmayı, kendini korumayı başarmış bir ses doğaldır ki günübirliğin sesinden çok ve uzun yaşayacaktır.

Melek kondu hastalığı, alakarga oburluğu, peri hastalığı, gelincikleme, günuykusu  gibi hastalıklarla ilgili bir sözlükçe de dikkat çekicidir. Hastalıklar çağın, insan aklının ileri icatlarının sonucu  doğan felaketleridir. Hafif Zehirler’de bu bölümler oyunsu bir yapıda ironik bir dille dururlar. Bize hatırlattıklarıysa: Canlı olma özelliğini taşıyorsak hasta olmaktan belki kaçamayız, zehir etkisi olan şeylerden alınan hafif dozlarsa bizi iyileştirebilir.

Hafif Zehirler için bir erginlenme riti olarak da okunabilir saptaması aslında bu şiirlerin organik yapısına dair de ipuçlarını veriri. Bu şiirler bir dışarı atılma, doğurma, doğma ya da olma hallerinin tüm duyuşsal çağrışımlarını taşır. O nedenle de birbirinin devamı, yatay, birbirine kenetlenmiş bir seyir izlerler. Şairin içi, özü, arayışına dair mecrası diğer şiirlerinden kopuk değildir, ama öncekilere de benzememektedir. Bu kendini olduran bir şair için hem bir tehlike hem bir olanak olarak görülebilir. Bunun yanıtı Anita’nın sonraki yapıtlarıyla netleşecek bir şeydir. Şimdi okuru için bir merak noktası, bir soru işareti olarak durmaktadır.

Dille meselesi derin olan, bunu ciddi biçimde dert edinmiş bir şair Sezgener. Mitler, masallar, dini hikayeler, arketipler… ile kurduğu kozmos bizi modern dünyanın hapisanesi olan dile karşı ciddi bir eleştirellik takınmaya davet eder. Bunu apaçık yapmaz. Tıpkı cinsiyet eleştirisinin gizlendiği satır araları gibi… kültür ve doğaya dair kötü aklın eleştirisini yaptığı gibi…  Köklerle ilgili söylediğimizi burada başka bir biçimde yeniden dile getirmek gerekirse Anita için şiir modern aklın kurumsallaştırdığı dilden çok önce gelir. O yüzden şiir kadim zamanlardan bize kalan şifadır. Hafif Zehirler bize şifa’dır.

Kuşlarla beraber yaşadığımızı unutuyoruz/isterlerse bizi kovarlar/ isterlerse evlerin sigortalarını indirebilirler./isterlerse belediye başkanını başbakanı/ cumhurbaşkanının tanımazlar/ isterlerse vatandaşlık kartıyla akıl/ arasında seçim yapabilirler./ onları hafife almayın!

http://kitap.radikal.com.tr/Makale/siir-bize-sifadir-360709

Sorgusual’siz

February 8, 2012 § Leave a comment

 

Murat Üstübal: Gerek kurgusuyla gerekse de diliyle oldukça dikkat çekici bir kitap taşlık (Yasakmeyve Yayınları, Mayıs 2011, İstanbul). Kitaptaki kuşlar, böcekler, atkestaneleri gibi doğaya ait sözcükler şehre uzaktan mı bakıyor? Ya da tersinden sorayım: duvar, yatak, bıçak gibi temel uygarlık elemanları şehrin yumuşak karnını aramaya mı yarıyor?

Anita Sezgener: çok bariz bir çatışmayı bilinçaltısal sulardan yüzey sulara nasıl çıkarırsınız? iç nesnelerin  uç kenarları var mı ki tutunup karanlıkta yol alasınız… bu karanlığa çağrılan yitimsiz kozmogonik varlıklar- ışığını yayan, rahatlatan, kolaylatan yarayı- var mı gerçekten? acıya eşlik ederken sanki özneleşiyorlarmış gibi var. burada ne tam kuş, ne tam olarak atkestanesi olabilen. yapay bir yaratıma yardımcı. yaratılan bu yerde her birinin üzerini kaplamış yarı şeffaf bir zar var. yaydıkları müziği duymak için eğilip kulak olunuyor. benim de kulak olmam gerekti. sevilme ve onaylanma arzusunu bir kenara bırakıp yazmak için sizden çıkan bir ses varsa  -kimisi sever kimisi sevmez-, rağmen yazmak var. sanırım şehrin yumuşak karnı da bir o kadar sert.

mekâna bedenle uzam kazandırmaya çalışmak var, yani şiddetin yaşandığı mekânı ve şiddeti yaşayanın bedenini yani mekân ve bedeni bir arada sarmallaştırmak için yazıyı plastikleştirmek gerekti. şehir çıkılmak istenen yerdi, bıçaklı şehirdi, oraya hiç gitmiyorum artık, gidiyorsam da içinden geçmiyorum. doğaya da tam gidemiyorum, onu da tam nasıl yapacağımı bilemediğimden. ama onların varlık bilgisiyle hareket ettim kitapta. ve cansız doğanın da şiddetin biçimlerine tanıklık etmesini arzuladım sanırım. kitabın yarısını bir adada(kamp yeri), yarısını şehirde yazmış olmam da böyle bir imgelem bölünmesi yaratmış olabilir.

M.Ü: taşlık’ta çift sütunlu bir yerleştirme var. Bu çift olma hali çift dil, çift zihin ya da onlar arasındaki bağı da içeren karşıtların diyalektiğini akla getiriyor. Kitaptaki sütunlar arası ilişki ve bağ konusunda neler söyleyebilirsiniz?

A.S: yerleştirme kelimesini seçmeniz beni sevindirdi, plastik olana vurgu yapmış oldunuz bir bakıma. çift sütun gibi görünen ve akan ikili yapı sabit gibi görünse de tematik ve bağlamsal açıdan çok çeşitli, günlerle ve bölümlerle değişiklik kazanıyor. çok parçalı, çok bölmeli demek daha doğru.  çok karşıtlı yapılar değil bunlar, daha çok tamamlayıcı, kolon görevi gören bu yapı aracılığıyla mekânsallıkları ve olaysallıkları ayırmak münkün oldu. mekân içinde mekân, olay içinde olay ve olaysızlıklar açılabildi. matruşkalar gibi demek isterdim ama onca benzer değil hiçbir şey..

M.Ü: Aslında sorulması gereken ilk soru şu olabilirdi: pusu bilici (Norgunk Yayınları, Mayıs 2008, İstanbul) son kitabınıza göre daha farklı bir çalışmaydı, en başta biçim olarak.  Nasıl bir etki ve tepki yaşadınız, hangi kaynaklardan beslendiniz de bu değişim gerçekleşti? Hele iki kitabın da mayıs ayında çıktığı düşünülecek olursa, bu iki bahar arasında neler olduğunu merak ediyor insan. Kısacası son mayıs sıkıntısının hazırlığı nasıl oldu sizde?

A.S: ‘pusu bilici’ ilk şiirlerdi, kitap çıkmadan çok önce yazılmışlardı, pusu bilici çıktığında bende bir şeyler değişmeye başlamıştı zaten. iki kitabı da okumuş olan birkaç kişi pusu bilici’de taşlık’ı haber veren bir şeyler olduğunu söylemişti de sevinmiştim. belki birkaç kırılma ve bükülme. tabii ki insan okuduklarından, gördüklerinden, deneyimlediklerinden beslenir, bunun dışında ketlenmiş bölgeleriniz vardır, ölü gibidirler, işte bende onlar canlandı, uzun bir içsel serüven diyelim. içimin müziği genişledi. beni çok etkileyen ve kitapta da gizli göndermeler yaptığım yazarlar olmadan nasıl: Leyla Erbil, Vüsa’at O. Bener,  Nilgün Marmara, Franz Kafka, Ece Ayhan. kitapta alıntı ya da bir atıf olmasa da en etkilendiğim Mustafa Irgat’ın şiiri.

sanırım ‘mayıs sıkıntısı’ndan daha başka bir şey. mayıs kıvrantısı desek.

M.Ü: taşlık’ta r harfini söyle(ye)meyen bir Anja var, bir de Anja’nın tam karşı sütununda başka bir özne ya da özneler grubu… Söylemin bu kadar duplike edilmesi, klasik şiirin içsel monolog özelliğine bir darbe ya da müdahale mi? Söylemi bu denli çoğaltmanın anlamı ne?

A.S: orada bir tanıklık söz konusu. belki de kimi deneyimlerin ortaklaştırılması. kişi  tanık olduğu şeyi aynen yaşayabilme olasılığına sahip. ve bu olasılıklı düşünme ve empati duygusu, uzaklığı  yakınlaştırıyor. şiddet söz konusu olduğunda regresyon, söz yitimi, öfke duyamayacak kadar çöküntü gerçekleştiğini biliyoruz, burada anlamın çoğaltılması, dediğiniz gibi duplike edilmesi, daha güçlenmiş ya da sağ kalmayı başarmış iç benliğin müdahil olmasından. diğerini kaldırıyor ve yürütüyor..

klasik şiirin içsel monolog özelliğine müdahele mi diye sordunuz ya ondan tam olarak vazgeçilmiş değil, içsel monolog bir diğerinin içerisinden yapılıyor sadece.

karantina tamamen dışardan bir durum. kontrol edemediğimizln temsili olarak kurulmuş mekânsallık..karantinada ne yapılır.. neden incinmiş olan karantinada? kurumsallaşmış toplumsalın tezahürü. şiddet görmüşün ayrıca yaşadığı ağır tecrit duygusu..  bedensel bütünlüğün toplanmaya çalışıldığı ama parçalılığın hep süregittiği kamp yerine koşut bir karantina. şiddetin bir harfin kastrasyonuyla dile getirilmesi de var işin içinde. hem regresyon olarak harf yitimi hem bilinçli bir diklenme, kendini eksilterek, yoksun bırakarak dışarıdan gelen, gelmiş olan zararı savuşturma, bir çeşit savunma mekanizması veya telafi diyelim…bitmemiş, tamamlanmamış bir yas hali kendini eksik bırakmayı, yoksun tutmayı çağırabilir. öleni geri getirme kartı o… çocuksu kalırsanız ölüm de gelmez, hem bakım da alırsınız.

verili olanı, varolanı, öğretileni, şartlandırılmışı, gündeliği ve kodları kırmaya dönük bir çaba olarak görmeyi istiyorum sanırım ‘taşlık’ı. bunu benim söylemem ne kadar doğrudur bilmem.

Toz kapmak  ya da tozun kapaması, suskunların  tarih boyu başına gelendir. Bundan olmalı, “Taşlık”ta  yer yer, herhangi bir sözcüğe ya da bildik bir ünleme dönüşmemiş sesler okuyoruz.” diyen bir yaklaşması vardı Necmiye Alpay’ın ‘taşlık’ üzerine yazdığı değerli yazısında.

bazen harfleşmemiş ünlemler anneyle kurulan mırmır’lı ilişkiyi anımsatacaktır;  yazının bir çeşit semptom olduğunu düşünerek sürekli olarak Julia Kristeva’ya ve Melanie Klein’a yöneliyorum.  

M.Ü:  Ceyhun Tuna’ya sorduğum soruyu size de yineleyerek soracağım. Bu sorunun artık bir anket sorusuna dönüşmemesi için önlem almam gerekecek, son kez soruyorumdur umarım! İkinci Yeni şairlerinden hangisi size daha yakın geliyor? Neden?

A.S: Bu bi yatkınlık ve yalnızlık sorusu. Ece Ayhan ki zaten kendini duruşuyla şiiriyle söyler: sivilliği farklı tarih anlayışı itilmişi dışarda kalmışı şiirine katması etikçi olması azınlık duyarlılığı dinsizliği vs.

ücra 44 / kasım-aralık 2011

Anita Sezgener ile kısa bir söyleşi

April 29, 2011 § Leave a comment


 anita sezgener’in ilk şiir kitabı ‘pusu bilici’, norgunk yayınlarınca yayımlandı. kendisiyle ilk şiir kitabı üzerine bile isteye kısa tutulmuş
bir söyleşi gerçekleştirdik.
pusu bilici’nin müziği, tonal olan (örn. ses kampına sürülmüşler için) ile ton dışı (örn. iyi ki) arasında bir tür salınış gibi. normal koşullarda tehlikeli olabilecek bu yaklaşım çok organik bir şekilde kitabın zemini kılınmış.

Geçiş izni almış olmasına rağmen ara sularda yol alan bir gemi gibi. Ya da sürüldüğünüz bir yerdir, biridir. Elini kolunu sallayıp gelinmez ki. Mutlaka birilerinden gelmişsinizdir, o birilerine de hep dönüp dönüp gideceksinizdir: anlık göz kırpmalar boyunca kendini açan şairlere, dili büktükçe kıskıvraklaştıran yazarlara, tekrar tekrar odalara, sokaklara, sancılara, kuşlara, kendi çevresinde ruh taklası atanlara. Çünkü bu bir deney alanı, bu yüzden de sabitlenilmez, ancak salınılabilir bir sarkacın kulağında, bölgeler arasında dolaşılır.
belleğin kuyusunda dalga boyu büyümüş ve yavaşlamış akan şiirler, şimdiye dönerken birden hız değiştiriveriyorlar. pusu bilici, şimdiyi ve geçmişi, toplumsal olanı da (soğuk ısırması, ses kapına sürülmüşler için) içine alan kanallarla dolaşıyor.

 Milim milim deniyorum rüzgarı önüme katmayı. Kişisel ve özel olanın toplumsal olanla içiçe olduğunu düşünüyorum. Evlerin içini ve kamusalı bitiştiren mandal şiirler yazmak…
Nasılsa her birimizin külleri yok mu sürekli tüten?

son olarak, bir de şiirinin kuşları var ki tek başına bir yazı konusu olabilir gibi geliyor bana.

Ben bile, yazarken içeriye bu kadar kuş(un) doluştuğunu farketmemişim. Şimdi düşününce, kendilerine yol yapmışlar diyorum. Bakarsınız bizim kuşlar havalanır da değer dizlerine birilerinin, sesler açılır pesten.

söyleşiyi gerçekleştiren: uygar asan

malone 5, 2008

Hello world!

April 27, 2011 § Leave a comment

Welcome to WordPress.com. After you read this, you should delete and write your own post, with a new title above. Or hit Add New on the left (of the admin dashboard) to start a fresh post.

Here are some suggestions for your first post.

  1. You can find new ideas for what to blog about by reading the Daily Post.
  2. Add PressThis to your browser. It creates a new blog post for you about any interesting  page you read on the web.
  3. Make some changes to this page, and then hit preview on the right. You can alway preview any post or edit you before you share it to the world.